16 Aralık 2010 Perşembe

SALGIN


Lars von Trier'in bir erken donem filmi vardi, seyrettiyseniz: Epidemic (Salgin, 1987). daha sonraki donemlerinde sikca karsimiza cikan idealistlerle ugrasma tavrinin bir nevi baslangici. filmde bir doktor, idealist bir doktor, insanlara yardim etmek ve onlari salgin hastaliktan korumak icin koy koy gezerken hastaligi kendisi bizzat cantasinda tasimakta ve yaymaktadir. salgin zaten idealistin cantasindaki seydir.


Trier bir soyleside idealizm ile arasinin bozulmasini Yugoslavya'nin dagilmasina bagliyordu. 1986 tam da islerin Sirp kisminin kizismaya basladigi gunler...


son gunlerde ilginc bir sey yasandi, diyebiliriz ki film gercek oldu!


Deprem sonrasi Haiti'ye yardima giden idealist Birlesmis Milletler gonulluleri Haiti halkina kolera salginini tasidilar!


Ayni filmdeki gibi...



15 Aralık 2010 Çarşamba

uzun sacli salinan oglanlar!



Ergin Yildizoglu Londra'daki ogrenci eylemleriyle ilgili bir yazi yazmis. A-infos.tr'deki arkadaslar da A-infosda dolasima sokmuslar, ben de bu sayede gorebildim okuyabildim. Yildizoglu'nun eline saglik genel olarak elbette, eylemleri turkiye okuruna biraz olsun tanitiyor gosteriyor destekliyor. ama iki komik nokta da dikkat cekiyordu.





birincisi Yildizoglu, Yates'in siirini alintilayarak giriyor yazisina. baslikta da kullanmis ayni siiri. soyle diyor: "Perşembe akşamı Londra'da öğrencilerin eylemlerini, parlamentomeydanındaki işgali ve çatışmaları izlerken aklıma, W.B. Yates'in"Paskalya, 1919" başlıklı şiirinin ünlü dizeleri geldi "Her şeydeğişti, değişti tümüyle /Korkunç bir güzellik doğdu". Yates bu şiiri,İngiltere'nin orantısız bir güçle, mutlak bir önyargıyla bastırdığı,ama daha sonra IRA'nın doğum günü olarak tarihe geçen Dublinayaklanmasına katılanlar için yazmıştı."





halbuki siirin ismi "Paskalya, 1916" olacakti. bu bir kucuk yanlis degil, bir tur lapsus bence.


Yildizoglu bir kemalist olarak tarihi kirilma ani denince 1919'a kayiyor bilincaltindan. siiri aslinda 1919 anisina da yazilmis bir siir gibi okuyor belki icten ice!



mesela soyle okuyor olabilir mi: "19 Mayis 1919 oldu/Her şeydeğişti, değişti tümüyle / Korkunc bir guzellik dogdu!"


diger kucuk komik nokta da su, biraz asagida da diyor ki:


"Meydanda ateşler yanıyor, Curchill'in heykeline "Biz senin kölelerindeğiliz" flaması asılıyor, biri heykelin kaidesine işiyordu. Bir kızöğrenci İngiltere bayrağına asılarak sallanıyordu."





Ingiliz bayragina asiliyordu dedigi kiz ogrenci aslinda Pink Floyd'dan David Gilmour'un oglu Charles Gilmour 'du!





uzun sacli gorunce hemen kiz sanmis :)





bu arada Gilmour bir askeri anitin uzerindeki Ingiliz bayragina asilip sallanmisti. acaba Mogollardan birinin -uzaktan Yildizoglu'na kiz gibi gorunecek- uzun sacli oglu bir gosteri sirasinda bir askeri anitin Turk bayragina asilip lunaparkta gibi sallansa Cumhuriyet gazetesi bu olaya ne derdi?

hele bi de biri bir yuce heykele isese! mesela Yildizoglu o eylemi de savunabilir mi acaba ayni gazetede...

saldirilanlarin ulusal iktidar sembolleri oldugunun farkinda olduguna gore, bunlari turkiyeye tercume ederken neye denk geldiklerini de kestirmis olmali. oyleyse, direkt bu fiillere cagirmali okuru!

5 Kasım 2010 Cuma

naif hat


edebiyatta naif bir hat izliyorum bugunlerde. Nicola Barker'ın ilk oyku kitaplarından Heading Inland'den sonra bir John Updike aşk öyküleri seçkisine geçtim: The Women Who Got Away. 50ler, 60lar, çekingen aşklar. derken Ilgın, Richard Yates'in Liars in Love'ından öykü çevirsek mi Sıcak Nal'a diyordu, ben de okumamıştım, onu aldım elime. Yates'in o basit ama etkili anlatışına bıraktım kendimi. Updike'dan sonra öyle net bir süreklilik oldu ki, sanki bir edebiyat deneyinde üretilmiş metinleri okuyormuşum gibi geldi. Liars in Love'dan öykü çevirebileceğimizi pek sanmıyorum. her biri 30 sayfa. ama 3 sayfa gibi okunuyor ayrı mesele. Updike ile Yates'in kahramanlarının sokak kadınlarıyla rabıtaları bile birbirini takip ediyor gibi. bir de üstüne arada Mad Men seyrediyorum. üstelik eski sezonları. She is so much woman günlerini...

The Wire diye bir dizi varmış, ilk kez Londra Anarşist Kitap fuarında duydum! :)
polisiye bir dizi anladığım kadarıyla. ama seyreden etkisinden çıkamamış. çok kaliteli olduğunu söyleyip durdular. Anarchist Studies standında dururken standa gelen bir anarşist akademisyen ısrarla tavsiye etti durdu diziyi. yan stanttaki eski tüfek eğitimde anarşi yanlısı amcalar da meğerse her bölümü sular seller gibi bilirlermiş. cahil cahil kaldım. sonra Londra'dan Loughborough'ya dönerken trende Guardian okuyordum, ve bir gazetede The Wire'ın adını anan tam iki (2) yazıya rastladım!
bir komplo gibi...
seyretmeye deger mi bilem
edim. amazondan baktım. 5 sezonu oynanmış bitmiş kutuda satılıyor indirimde falan. 5 sezon. hadi paraya kıyıp aldın diyelim. peki zamana nasıl kıyacaksın!
evsahibiyle konuştum, ayağını falan kırarsan harika olur öyle deme diyor...
tam bir cennet tasavvuru gibi gelmedi...
gene de merakım sürüyor...

okulda Robyn Roslak'ın neo-Impressionism and Anarchism'ini çalışıyordum bugün. Roslak bu konuda yeni birşey söylemiyor denebilir ilk başta. neo-empresyonistler ile anarşizmin bilinen bağlarının üzerinden geçiyor gibi. ama yaptığı farklı bir şey var ki işleri okumaya yöneliyor. tek tek konularına, ele alınışlarına bakarak. resimleri önüne açıp inceliyor. aanatkarlar nasıl ele alınmış, Paris (şehir) nasıl ele alınmış.
sanat eseriyle düşünmek dediğim şeyi örnekleyen tarafı öne çıkıyor.
neden neo-empresyonistleri anarşist basında bu kadar az kullanıyoruz diye alakasız bir şey düşündüm okurken.
biz de suçluyuz, ne Karaşın'da, ne Varlık'ta vs dosyalar yaptığımız dönemde, ne de Siyahi'de hiç ilgilenmedik.
varsa yoksa günün politik sanatı.
halbuki biraz anarşist ikonografiden zarar gelmezdi.
noolurdu okurlar gene mi bir anarşist dergide Maximilien Luce deselerdi, yani artık yeter falan gibisinden...
:)
ileriye kaçmışız galiba, Kıvılcımlı'nın deyimiyle, sadece bugünün politik sanatını arayarak...
bir sonraki fırsatta kulağımıza küpe olsun...

31 Ekim 2010 Pazar

Anarchist Thought in India"

"Anarchist Thought in India" (Hindistan'da Anarşist Düşünce) diye bir kitap okuyorum. 1962'de Hindistan'da basılmış. Bombay'de basıldığı yazılı. Bombay'in Mumbai ismine geçmesine daha otuz yıldan fazla var.
1962 anarşist çalışmalar için bir ara dönemin bitmek üzere olduğu günler demek. George Woodcock meşhur kitabı Anarşizm'i yeni yayınlamıştır. 60larda tüm kültüre ve siyasete iz bırakacak "ikinci anarşist dalga" henüz gelişmiş değildir. gelişmiş olmamayı bırak, Woodcock gibi biri için bile, bir ipucu dahi yok böyle bir dalganın geldiğine dair. Woodcock 86da yazdığı önsözde 62deki psikolojisinin bu umutsuzluktan şekillendiğini o yüzden açıklamak gereği duyar. Woodcock'un anarşizmi malum bir ölünün ardından yazılmış methiye havasındadır çünkü.
kısacası anarşizme henüz 60lar ilerledikçe ortaya çıkacak küresel ilgi başlamamışken Hindistan'daki bu çalışma nasıl ortaya çıkmış acaba?
bu aslında anarşizm tarihindeki ezberlere yeniden bakmaya çalıştığım bir dönemde tırtıklıyor zihnimi. orada gündemde miydi? Gandi orada her zaman gündemde olduğuna göre... ki kitap da temelde Gandi'nin anarşizmini tartışıyor aslında. hani sıkı bir anarşist yoldaş edasıyla yazılmış sanılmasın. hatta okuduğum kadarıyla aksine, Hint düşünce tarihinin anarşizme uygun bir platform olmadığı iddiası ağır basmakta. ama yine de ilginç açıkçası...
yazarın adı Adi H. Doctor... soyadının "Doctor" olması insanda kuşku uyandırıyor. bu gerçek bir isim mi?
biraz googlelayınca dünyanın Adi Doctor'larla dolu olduğunu öğreniyorum!
:)
adamımızla ilgili daha çok sayfa dolaşsam belki bir iz bulurum ama kitabı bitirmeden yapmak istemiyorum bunu bu kez. muhtemelen anarşizmle mesafeli topa girdiği için...
yayınevi de şu: Asia Publishing House.
bu da takma bir isim gibi değil mi?
neredeyse Hindi-stan da takma bir isim gibi gelecek!
kitap Mumbai'de yayınlanmış, ama sonra birileri onu İngiltere'ye getirmiş. nereye mi? Hammersmith and Fulham Halk Kütüphanesine. halk kütüphanesinde ne işi var böyle bir çalışmanın, kim onu taa Hindistan'dan sipariş etmiş? olay nasıl gelişmiş bilemiyorum tabii.
hammersmith kütüphanesi hırsızlıktan korktuğu için herhalde, kitaba çeşitli damgalar vurmuş. baş sayfalara vurduğu yetmemiş, içerde rasgele bir yere de vurmuş. o da yetmemiş, minik iğne uçlarıyla açılmış deliklerden oluşan harflerle kütüphanenin ismini basan değişik bir damga daha vurmuşlar.
ama sonra gün gelmiş, sahip olduklarını ispatlamak için bunca uğraştıkları kitabı koleksiyonlardan çıkarmaya karar vermişler. belli ki koleksiyonlarını yenileyecekleri bir sırada satışa çıkarmışlar.
biri o satıştan kitabı muhtemelen ucuz bir fiyata almış. ve alıp da taa Hindistan'a geri götürmüş.
sonra 2009 Şubatında, ben amazonda görüp sipariş etmişim. üzerinde Hindistan damgaları taşıyan bir postayla kitap tekrar İngiltere'ye gelmiş. herhalde Hindistan'daki bir sahaftan. (Hindistan'a kitabı götüren kişinin de elden çıkardığını düşünebiliriz dolayısıyla)
kitabım Hindistanlardan hoş gelmiş sefalar getirmiş sevinçle elime almışım ama haydi hop hop derken okumadan Türkiye'ye götürmüşüm, Bahçeşehir'de bir rafa yerleştirmişim, olmamış, oradan Ümraniye'ye taşımışım, olmamış oradan tekrar İngiltere'ye taşımışım. ve şimdi okuyorum işte...
sanki kitap ilk kez okunuyormuş gibi de geliyor sayfalarını çevirdikçe.
galiba doğrusu okuyup bitirdikten sonra Hindistan'a geri göndermek olacak!

14 Ekim 2010 Perşembe

daisy

Nicola Barker'da neyin yumuşacık olduğunu hissettim sanki, The Three Button Trick adlı öyküsünü okurken. gözümün önüne Varlık baskısı Daisy Miller geldi , henry James'in kitabı. aynı naiflik, küçük hırslar, acı ve tamir edilebilirlik, ya da james bende öyle kalmış. Daisy Miller'ı ne çok severdim. İstanbul'a dönünce unutmasam da tekrar okusam. ya da burada alıp okuyayım evet...
Three Button Trick gibi naif ingiliz öyküleri gerçekten de böğürtlen tadı gibi bir tat bırakıyor...

13 Ekim 2010 Çarşamba

istanbul'un anarşist kitabevi neresi marksist kitabevi neresi?

dün bir de Londra'da Housmans'a uğradım.
londra'nın marksist kitabevi denebilir herhalde.
Bu sefer Freedom'a, Londra'nın anarşist kitabevine gitmedim çünkü 10 gün sonra nasılsa Londra Anarşist Kitap Fuarı var. orada bakarım neye bakacaksam.
Freedom herhalde 100 yıllık. Housmans da 1945'de kurulmuş.
İstanbul'a bir misafir geldi, marksist kitabevi nerde bulurum dese nereye yönlendiririm acaba diye de düşündüm.
eskiden herkes bütün kitabevleri marksist gibi gelirdi bana. bazıları daha marksist bazıları daha az marksist gibi. veya bazıları şu kanada yakın bazıları bu gibi.
şimdi marksist kitabevi söyle deyince emin olamıyorum.
küçücük de bir yer Housmans aslında.
küçücük bir anarşist kitabevi de istanbul'da olsa diyor insan.
mesela Amargi ne güzel yer. anarşist mi marksist mi feminist mi bilmem ama çok güzel. işte öyle bir yer olmalı.


özlemişim İngiltere'yi

uçak inişe geçerken, Heathrow üzerinde, İngiltere anıları bana sokuldular ve inene kadar da onlarla oyalandım. indik, daha havaalanına girerken içime hoş bir duygu yayıldı. ama en komiği şuydu, tam pasaport kuyrugunda beklerken, içimden "özlemişim İngiltere'yi" cümlesini kurdum, gülümsedim, ve bir dakika sonra İngiliz polisi benden parmak izimi alıyordu!!
:)
işte buna gülünür dedim haliyle.
hem başparmak hem de işaret parmağı izi verdim İngiliz hükümetine.
bundan sonra cinayet işleyecek olursam daha dikkatli olmam lazım artık database beni de içeriyor gibisinden zayıf iç espriler yaptım.

artık Türkiye'de de pasaport alırken parmak izi veriyormuşsun. ben alırken yoktu böyle şeyler.
İngiliz gümrük polisi de neden parmak izimi alıyorsunuz sorusuna "vizenizi 2007'de aldığınız için parmak iziniz kayda geçmemiş, o yüzden şimdi alıyoruz" diye cevapladı!
yani neden alıyorsunuz sorusuna bile neden şimdi cevabı geliyor. neden neden değil.
evde olsak Ada'ya derdim çek bir Neden Neden Ailesi! (böyle bir çizgi film var ya)

Atatürk havalimanında da şöyle bir komedi ürettim kendi kendime: bizde hani havalanına ilk girerken de bir aramadan geçiliyor ya, o arama sırasında Londra'da kullandığım Oyster kartımı pantalonumun sol cebine koymuştum, pasaportun yanından, pardesümün iç cebinden alıp. pasaportu çıkartıp durucam şimdi bir yerde düşmesin kaybolmasın düşüncesiyle. sonra içerde böyle birşey yaptığımı tamamen unuttum. buradaki ev ahalisine ve bölümdekilere götürmek üzere lokum falan alırken aklımdan uçtu gitti. alışveriş sırasında duty freelerde pasaport da gösteriliyor ya, tam pasaportumu cebime geri koyuyordum ki Oyster kartımın olmadığını farkettim cepte! birden panikledim. lanet olsun dedim düşürdüm bir yerde. biliyordum düşebileceğini. hemen danışmaya gittim. telefonla arama noktalarına sordurttum. Oyster kartın ne olduğunu sorduklarında da 'Londra akbili' diye tarif ettim! neyse, bir süre görevliler kayıp bir Londra akbilini aradılar ama bulamadılar. ben de üzütüyle kös kös uçağıma doğru yürümeye başladım. Ve derken pat elime geldi Oyster. Aaa pantalon cebimdeymiş oldum. Ve sonra bütün süreci hatırladım.

düşündüm, belli ki dedim, kendimin bir adım önündeyim!
kendimden bir adım önde olmak böyle birşey herhalde. ben kaybolacak diye önden koruyorum sonra kendim arkadan gelip kayboldu sanıyor.... ve sonra ben gene bulup kendime geri veriyorum!..