Julian Barnes'ın Benimle Tanışmadan Önce'sini okudum tatilde. güneş, plaj, sıcaklık, gevşeklik okumaları. Altınoluk. Mitos baskısı. 1997. o zamanlar okumamışım anlaşılan. hatırlamıyorum. Altınoluk'ta Ezgi Kitabevi'nde bulup aldım. sevgilisinin geçmişince kuşatılmış bir kahramanın kitabı. 'tatlı' bir obsesyon başta, güzel. güzel derken, obsesyonun güzeli mi olur diyebilirsiniz, ama çok net, dokunulabilir bir obsesyon. kaçırılacak gibi değil. sevgilinin, eşin, eski yaşamını dedektiften beter bir takibe almanın romanı...
kitabın başlarında karısını aldatan akademisyenin ayrılık hayalleri vs bölümlerini okurken karıştı kafam, Ali Smith'in The Accidental'ında da yok muydu benzer sahneler oldum, sonra Ian McEwan'ın Solar'ındayım sandım. karıştı kafam. güneşten de olabilir...:)
yazlık yerde bir kafede bira yudumlayıp kitap okumanın keyfi derdim hep, şimdi laptopla kafelere çıktım ilk kez... kesinlikle daha kötü ama daha kaçınılmaz!..
Barnes'ın romanı yavaş bir roman, sakin... sonlara doğru bir cinayetle tüm havasını yitiriyor... yavaşlığı, kendi alemi ona yeterliymiş... sonuçlanmayan bir uç-an yaşamayan, yaşayamayan bir obsesyon olarak iyi gidiyordu... zorluyor kendini finalde... belki de yazarın boğulmasından, yazarın bizzat kendisine boğucu gelmesinden bu akışsızlığın, tıkanmanın...
kendi boğazını kesme sahnesi cache'yi hatırlattı ama asla Cache kadar güçlü değil... aslında Cache de izleyiciyi hazırlamıyordu ama işte hazırlığı hikayenin içindeydi...
bazen bir roman kendi ritmini sevmeli diyor insan...
Barnes'ın en iyi maçı değil özetle...
25 Ağustos 2012 Cumartesi
2 Nisan 2012 Pazartesi
o an geçmiştir
Wim Wenders'ın Lisbon
Story'sinden bir alıntı. (1.11'de)
“Bu
dünya bir ilüzyondur, bir faraziyedir. tek gerçek şey anılar,
anılar da bir icat. Olduğuna inandığımız şeyleri, olayları
anlatır yazar, çünkü belleğe inanırız. Çünkü geçmiş
geçmiştir. Ama nasıl bilebiliriz gerçekten yaşandığına
inandığımız şeyin yaşandığını? Sinemada kamera bir anı
sabitler ama o an geçmiştir. Kameranın yaptığı o anın bir
gölgesini/fantazmasını çıkarmaktır. O anın sinema dışında
da varolup olmadığını hiç bilemeyiz. Ve bu konuda giderek daha
az biliyorum”
25 Mart 2012 Pazar
ÇEVİRİDE KAYBOLAN POCOYO: PEPEE
Bizim oğlan sevdiği için Pocoyo bizim evde çok sevilen, iyi tanınan bir karakterdi. Üslubuna, senaryosuna, içeriğine de hayrandım. İngilizce versiyonlarının dvdlerini almıştım İngiltere'deyken ve Stephen Fry'ın seslendirmelerine ayrıca
-->bayılıyordum. (Daha sonra Fry'ın hazırladığı beş bölümlük dil üzerine BBC belgeselini de zevkle izlerken sanki hep Pocoyo seslendirmelerini kulağımın bir yanıyla duyuyordum. bknz. http://www.bbc.co.uk/news/entertainment-arts-10694264). Sonra birden Pepee diye bir taklitle karşılaşınca şaşıp kaldık, hele bunun büyük özgünlük iddialarıyla lanse edilmesi Türk modernizmine dair sert, eleştirel bir alaycılık gibiydi. Ben de aşağıdaki kısa yazıyı bir isyan anında kaleme almıştım. Sonra yazı elimde kaldı. Çok da üzerinde durmadım. Şimdi metrobüs üstgeçitlerinde Pepee boyama kitapları satıldığını, Real'in girişinin Pepee oyuncaklarıyla, dergileriyle vs bloke edildiğini görünce bu yazı da geri aklıma geldi. Buraya koyayım en azından dedim. Geliştirilmeye açık bir konu tabii daha fazla detaya inilirse...
ÇEVİRİDE KAYBOLAN
POCOYO: PEPEE
Ünlü İspanyol çizgi
filmi Pocoyo'nun Türkçe uyarlaması olarak başlayıp giderek
gelişen, oyuncakları dergileri bile çıkan Pepee'yi üzülerek
izlemekle yetinebilirdim. Ama Radikal'de Alpbuğra Bahadır
Gültekin'in 23 Kasım tarihli Pepee Neden Üzülüyor?
başlıklı yazısındaki övgü satırlarını ve öne çıkarma
tutumunu görünce sessiz kalmamaya karar verdim. Pepee talihsiz bir
deneme olarak bir kenarda bırakılmayıp çocuklara bir değer
olarak sunuluyorsa eğer buna kesinlikle itiraz etmek gerekiyor.
Birincisi, Pepee'nin Pocoyo'nun bir uyarlaması, yer yer doğrudan
taklidi olduğu marjinal bir iddia değil. Pocoyo gerek senaryosuyla
gerek çizimiyle muhteşem bir çizgi film, herkes etkilenebilir.
Ancak Pepee'nin yapımcıları kahramanları, konsepti, çizim
dilini, kısacası bütün görselliği ve fikri Pocoyo'dan
uyarlamakla yetinmemişler aynı zamanda pek çok Pocoyo bölümünü
de birebir uyarlamışlar. Türkiye ciddiye alınacak bir pazar olsa
açılacak bir intihal davası TRT'ye pahalıya mal olabilirdi. Öte
yandan, Pepee'nin Pocoyo'nun üstüne şablon konulup yapıldığı
öylesine bariz ki Pepee çalıntıdır diye ortaya çıkmak insana
gereksiz geliyor. Zaten dikkat çekmek istediğim esas sorunlar
Pocoyo'yu uyarlamaya karar verdikleri anda değil, sonrasında
başlıyor. Bu sorunları iki ana öbekte toplayacağım: a)
Pepee'nin yapımcılarının çeşitli yayın organlarında altını
çize çize Pepee'yi 'çok sayıda ilke imza atmış' yüzde yüz
yerli üretimin övünç kaynağı bir Türk çizgi filmi olarak
lanse etmeleri, b) Pepee uyarlanırken yapılan 'kültürel
uyarlamaların' niteliği ve çocuklarımıza nasıl bir kültür
iletildiği. Pepee (görebildiğim kadarıyla özellikle Kürt
ebeveynleri iyice rahatsız edecek biçimde) her yere Türk
bayrakları dikiyor, milliyetçi propaganda yapıyor ve Türk
çizgifilmciliğinin dünyaya meydan okuması gibi sunuluyor. Bu
kadar milliyetçiliğin orijinal bile olmayan bir eser üzerinden
inşa edilmesi ilginç değil mi? Bana 'ya sev ya terket' sloganının
da Amerikan faşistlerinden alınmasını hatırlatıyor. Hadi bunu
da geçelim, peki uyarlamaların kendisine baktığımızda ne
görüyoruz diye soralım. Pocoyo Anadolu'ya indiğinde nasıl bir
çocukluğa dönüşmüştür acaba? Çeviride kaybolan öyle çok
nitelik var ki. Mesela Pocoyo'da dış ses kahramanlarımızı hep
çaktırmadan yönlendiriyor, çocukların kendi kendilerinin bilgiyi
bulmalarına aracılık etmeye odaklanıyor, kafasındaki ezbere
bilgiye değil hayalgücüne saygı duyuyor, çocuklar hata
yaptıklarında asla Pepee'deki tahammülsüz, sabırsız dış ses
gibi horgörerek, oh olsun diyerek aşağılamıyor, en kof
didaktizmle doğrudan düzeltmeye kalkmıyor. Pocoyo ne kadar neşeli,
pozitif, hep gülmeye, dansetmeye, oynamaya, eğlenerek öğrenmeye
eğilimli bir çocuksa Pepee de o kadar sinirli, huysuz, arsız,
memnuniyetsiz, gergin bir çocuk. Aslında Pocoyo çocuklar
düşünülerek çekilmişken Pepee Türkiye'deki belirli bir ebeveyn
tipi düşünülerek uyarlanmış. Pocoyo çocukları hayranlıkla
izlenecek ve biraz rehberlikle beraber öğrenilecek birer hediye
olarak görürken Pepee çocukları tez adam edilmeleri gereken
başbelaları olarak gören Türk ebeveynlere hitap ediyor. Pocoyo
okul öncesi çocukların öğrenmeyi öğrenmesine odaklanmış, o
yüzden neşeyle öğrenmeye alıştırıyor. Pepee ise hem okul
öncesine seslenirken bir yandan da yaşgrubunu şaşırıyor, hem
de, daha mühimi, öğrenmeyi öğretmekle ilgilenmiyor ve onun
yerine kimi Türk ebeveynlerin çocuklarına acil öğretilmesini
istedileri bazı görgü ve bilgileri çocuk psikolojisini hiç
umursamayan bir bıkkınlıkla çocukların kafasına kakmaya
uğraşıyor. İnternetteki izleyici forumlarında Pepee'den
memnuniyetini dile getiren ebeveynlerin en çok altını çizdikleri
noktalar da bunlar: Pepee çocuklara altına yapmamayı öğretmeye
çalışıyor, rakamları öğretiyor, küçük kardeşine iyi
davranmayı öğretiyor, anne babanın işe gitmesini anlayışla
karşılamayı öğretiyor, saçma sapan konuşmaktan kurtarıp
düzgün konuşmayı öğretiyor, gürültü yapıp kafa şişirmemeyi
öğretiyor (abartmıyorum gerçekten 'kafam şişti' diye
inleyebiliyor Pepee'de dış ses); hülasa çocuklarını birer
ayaklı sorun olarak algılayan ebeveynleri sorun çıkarmama
öğretileriyle çocukların beyinlerini yıkayan bir çizgi film
konseptiyle tavlıyor. Pocoyo'ya bir sürü telif vereceğimize yerli
sanatçılarla Pepee'yi uyarladık, Türk çizgi filmi kazandı
diyorlar, dolaylı olarak. İyi güzel öyle olsun, ama bari şu
içeriği de kendi karanlığımıza benzetmeseydiniz! Pocoyo kadar
çocukları sevebilseydiniz. Pepee'nin pedagojik danışmanları
olduğu iddia ediliyor ama bu nokta da fena halde kuşkulu. Siteden
eski danışman listesini tepkiler üzerine kaldırdılar sözgelimi.
Pepee'yi tüm bunların ışığında başa dönerek üzüle üzüle
izlemek gerektiğini söyleyebilirim: Türkiye'nin hala daha çalıntı
eserlere Türk Malı etiketi yapıştırıp milliyetçi
böbürlenmelerle, klasik 'Türk'ün Türk' propagandası' dilinde
kendi kendini pazarlaması adetinin devam ettiğini gösterdiği için
üzücü; Türkiye insanının daha çocukluktan nasıl bir muameleye
alıştırıldığını, ne tür bir çocuk kavrayışının dominant
olduğunu ve çoktan normalize edilmiş olduğunu gösterdiği için
üzücü; ve de, en doğrudanı, Pepee gibi mutsuz bir çocuğu tüm
dramıyla ve buralı 'kaderi'yle insana izlettirdiği için üzücü.
Çeviride kaybolmuş bir çocuk Pepee. Salt Pepee üzülmüyor, biz
de üzülüyoruz.
24 Mart 2012 Cumartesi
anadolu aydınlanması -can yücel
edip canseverdeki yoğun anadolu aydınlanmacılık yazılarında bol bol görülüyordu, onları bir ara not etmiştim. can yücel yazılarında pek böyle bir öğe hatırlamıyorum. ama bir şiir not ettim belki böyle okunabilecek:
Kare Kökler, Gökyokuş içinde, s.32.
sonra gene bakmak lazım...
Kare Kökler, Gökyokuş içinde, s.32.
sonra gene bakmak lazım...
blogçuluk ölmedi yaşıyor
ya da öldü ama yaşıyor -bir zombi olarak...
dün gece birisi bu bloğa bir yorum yazmış. biraz önce o yorumu görünce unuttugum bloglarımı anımsadım. geçen gün de twitter'ın blogçuluğu öldürdüğünden bahsediyorlardı. 144 karakterde hikmetini formüle etmediysen seni biz ne yapalım?!
twitterda fazla tarih de yok sanki, geçmiş nereye kadar araştırılabiliyor twitterda bilemiyorum. ama daha bir 'akıp giden an'a dair gibi.
zaten mesela twitter sayfasını açık tutarsanız yukarıdan sürekli yeni birşeyler gelip aşağıdakileri biraz daha aşağıya itiyor -kademeli olarak gözden kaybolacakları ana doğru...
blog sayfası ise çok daha temkinli, (saygılı?), sakin değişiyor. birbirleriyle ilişkilerini kaybetmemeye çalışıyor girdiler.
halbuki onda da bir 'an'ın kaydedilmesi var. günlük değil de dakikalık mıdır twitter? belki. blog hala günlük galiba. işte şimdi mahallemizde birinin öldüğünü anons ediyorlar, bu anda yaşanan bir anons. ama ben giderek bütün geceyi de dahil edebilirim bu blog girdisinin 'girdi zamanı'na. günlük birimi gündür sonuçta. dün gece sözde çok uykum vardı, iki gecedir uykusuzdum, bir an evvel uyumak için yatağımda kitap okuyup film seyrettim. derken iş 2 film birden seyretmeye döndü.
bilgisayardan film/dizi seyretmenin en temel farkı, ya da özelliği mi demeliyim, aynı anda pek çok pencere açık olması ve kesintisiz seyretmek zorunda olmamak.
DVD playerdan film seyrederken zorlandığımı fark ediyorum. en son böyle bir seansta kağıt kalem getirip yeni projeler başlatmış, şiirler vs yazmıştım. sadece filmi seyretmek çok ağır geliyordu galiba...
yatakta film seyrederken, dün gece, tipik bir bilgisayardan film seyretme masası kurmanın tanıdıklığı içindeydim. gmail, sözlük, twitter, facebook, wikipedia, torrent sayfaları(artık soulseekden müzik indirmeyi bıraktım torrentle indirme dönemine girdim. bir gün bunlar hepten yasaklanacak mı gerçekten acaba?), search sayfaları, dictionary.com hatta, hep açık. arada filmi durdurup kitap okumaya dönebiliyorum. sonra kitabı bırakıp filme. arada twit bakıyorum. bişey yazdıgım da yok twite bir süredir. ama bakıyorum. pencereden bakar gibi. sokağa birşey yazmak zorunda değilsiniz pencereden bakmak için öyle değil mi?
twitter ile twiggy arasındaki ilişki diye bir yazı yazılabilirmiş bakın -sözcüklerin, sözlerin incelmesinden bedenlerin incelmesine. 0 beden yazı: bir twit. sözcük ekonomisi değil sözcük anoreksiyası... (Bir de Hilal cebeci hakkında yazı yazmak istiyorum, twitterda yarattığı persona üzerine. ama Öküz dergisi yok. nereye yazılır böyle bir yazı Öküz yokken?)
gece seyrettiğim ilk film Incendiary idi. mesela filmleri seyrederken de imdb syafası açık, wikipediadan filmin sayfası açık, arada durup onlara bakıp biraz search edip tarayıp vs sonra filme dönüyorum. şimdi bile dayanamadım wiki sayfasını açtım: http://en.wikipedia.org/wiki/Incendiary_(film)
kötü br ingiliz filmi, begenmedim hiç. ama sonuna kadar da 'seyrettim' --Burada seyrettim sonuna kadar açık tuttum anlamında, sıklıkla gözüm başka pencerelerde kaldıysa da. sözgelimi bir başka kötü yakın dönem İngiliz filmi olan Franklyn'i yarısında bıraktım, salonu terkeder gibi, penceresini kapadım, fişini çektim, boşol boşol boşol. sonuna kadar penceresini kapamamak -her saniyesini seyretmesen de- bir ilişkide kalmak gibi galiba. sesi hep geliyor... arada dönüp hikayenin içine giriyorsun, arada çıkıp uzaktan sesini dinliyor ve maillerini kontrol ediyor, twitere bakıyorsun. eskiden milliyet.com.tr'ye, ntv'ye de çok bakardım ama artık haberleri twitlenen linklerden alıyorum daha çok, bianetin bile ana sayfasına hiç girmiyorum, hep twitten bianet linklerini takip ederek takip ediyorum bianet'i. guardianı dahi hatta, ana sayfasına sık sık giriyorum guardian'ın eyvallah, ama son zamanlarda ana sayfasına girip de görmeden, dikkat etmeden çıktıgım bir sürü yazıyı, facebookdaki 'arkadaşın malkoçoğlu şu anda guardianda bu yazıyı okuyor' linklerine tıklayarak gördüm...
Incendiary'den tek bir hoşluk kaldı bana: dini inancına Arsenal yazan insanlar ilham verdi. futbol tutkusundaki irrasyonaliteyi hep çocukluğa sadakat üzerinden okuyordum, ama düpedüz dini inanç gibi de okunabileceğini farkettim. dini inanışı: Fenerbahçe, gibi... Hüseyin Hatemi ile bir 'laik'in yıllar önce bir televizyon tartışmaları vardı, orada laik kişi Muhammedin peygamberliğini vs sorguluyor ve de islamın mantıksızlıklarını ispatlarcasına gündeme getirmeye çalışıyordu. Hatemi bunları nasıl geri ispatlayacak bakalım, gibi bir havayla. Hatemi'ye söz gelince hiç böyle şeylere girişmedi. şöyle dedi: "din bir postüladır." nokta. yani önce peygamber tanrının elçisidir postülasını kabul edeceksin ki herhangi bir işlem yapabilesin. yoksa 1 de yoktur. kabul etmiyorsan, işlem yapamazsın, kabul ediyorsam, bana aslında bu kabulümün mantıksız olduğunu söyleyemezsin. bu zaten bir çıkarım değil bir postüladır. bunu uyarlarsak; "futbol bir postüladır." taraftarlık bir postüladır. bir Fenerbahçeli için Fenerbahçelilik bir postüladır. Arsenallı olmanın daha mantıklı bir şey olduğunu savunarak bir Fenerbahçeliyi ikna edebilir misin? tam da bu yüzden 'fanatik' diyorlar herhalde. vandallık yüzünden değil. sıkı taraftar, bir tür dini radikal gibi, o anlamda. cumartesileri öldürsen çalıştıramazsın!
ikinci filmi sevdim, iyi bir film diyemem, beyaz/siyah hikayesinden politik olarak sorunlu da bulunabilir. klişelere yaslandığı da doğru. gene de hoşuma gitti benim. Intouchables. Fransız filmi.
bu kadar blog yeter, yazma keyfi verdi bana, ve yazacağım başka şeyler olduğunu anımsadım. twit atmak da insana yazma keyfi veriyor mudur? yoksa keyifli bir twit ancak bir başka twite mi götürüyordur insanı? hele retweet ne ilginç birşey, elden ele dolaşan bir sürpriz yumurta gibi. ama blog yazısını seven/begenen orada duruyor, ya kendi içine dönüyor ya da kendisi de bir baska yorum veya blog yazıyor, aynı sürpriz yumurtayı elden ele dolaştıramıyor cunku açmış oluyor. ama yeni bir yumurta yapacak da enerji bulabiliyor.
galiba...
dün gece birisi bu bloğa bir yorum yazmış. biraz önce o yorumu görünce unuttugum bloglarımı anımsadım. geçen gün de twitter'ın blogçuluğu öldürdüğünden bahsediyorlardı. 144 karakterde hikmetini formüle etmediysen seni biz ne yapalım?!
twitterda fazla tarih de yok sanki, geçmiş nereye kadar araştırılabiliyor twitterda bilemiyorum. ama daha bir 'akıp giden an'a dair gibi.
zaten mesela twitter sayfasını açık tutarsanız yukarıdan sürekli yeni birşeyler gelip aşağıdakileri biraz daha aşağıya itiyor -kademeli olarak gözden kaybolacakları ana doğru...
blog sayfası ise çok daha temkinli, (saygılı?), sakin değişiyor. birbirleriyle ilişkilerini kaybetmemeye çalışıyor girdiler.
halbuki onda da bir 'an'ın kaydedilmesi var. günlük değil de dakikalık mıdır twitter? belki. blog hala günlük galiba. işte şimdi mahallemizde birinin öldüğünü anons ediyorlar, bu anda yaşanan bir anons. ama ben giderek bütün geceyi de dahil edebilirim bu blog girdisinin 'girdi zamanı'na. günlük birimi gündür sonuçta. dün gece sözde çok uykum vardı, iki gecedir uykusuzdum, bir an evvel uyumak için yatağımda kitap okuyup film seyrettim. derken iş 2 film birden seyretmeye döndü.
bilgisayardan film/dizi seyretmenin en temel farkı, ya da özelliği mi demeliyim, aynı anda pek çok pencere açık olması ve kesintisiz seyretmek zorunda olmamak.
DVD playerdan film seyrederken zorlandığımı fark ediyorum. en son böyle bir seansta kağıt kalem getirip yeni projeler başlatmış, şiirler vs yazmıştım. sadece filmi seyretmek çok ağır geliyordu galiba...
yatakta film seyrederken, dün gece, tipik bir bilgisayardan film seyretme masası kurmanın tanıdıklığı içindeydim. gmail, sözlük, twitter, facebook, wikipedia, torrent sayfaları(artık soulseekden müzik indirmeyi bıraktım torrentle indirme dönemine girdim. bir gün bunlar hepten yasaklanacak mı gerçekten acaba?), search sayfaları, dictionary.com hatta, hep açık. arada filmi durdurup kitap okumaya dönebiliyorum. sonra kitabı bırakıp filme. arada twit bakıyorum. bişey yazdıgım da yok twite bir süredir. ama bakıyorum. pencereden bakar gibi. sokağa birşey yazmak zorunda değilsiniz pencereden bakmak için öyle değil mi?
twitter ile twiggy arasındaki ilişki diye bir yazı yazılabilirmiş bakın -sözcüklerin, sözlerin incelmesinden bedenlerin incelmesine. 0 beden yazı: bir twit. sözcük ekonomisi değil sözcük anoreksiyası... (Bir de Hilal cebeci hakkında yazı yazmak istiyorum, twitterda yarattığı persona üzerine. ama Öküz dergisi yok. nereye yazılır böyle bir yazı Öküz yokken?)
gece seyrettiğim ilk film Incendiary idi. mesela filmleri seyrederken de imdb syafası açık, wikipediadan filmin sayfası açık, arada durup onlara bakıp biraz search edip tarayıp vs sonra filme dönüyorum. şimdi bile dayanamadım wiki sayfasını açtım: http://en.wikipedia.org/wiki/Incendiary_(film)
kötü br ingiliz filmi, begenmedim hiç. ama sonuna kadar da 'seyrettim' --Burada seyrettim sonuna kadar açık tuttum anlamında, sıklıkla gözüm başka pencerelerde kaldıysa da. sözgelimi bir başka kötü yakın dönem İngiliz filmi olan Franklyn'i yarısında bıraktım, salonu terkeder gibi, penceresini kapadım, fişini çektim, boşol boşol boşol. sonuna kadar penceresini kapamamak -her saniyesini seyretmesen de- bir ilişkide kalmak gibi galiba. sesi hep geliyor... arada dönüp hikayenin içine giriyorsun, arada çıkıp uzaktan sesini dinliyor ve maillerini kontrol ediyor, twitere bakıyorsun. eskiden milliyet.com.tr'ye, ntv'ye de çok bakardım ama artık haberleri twitlenen linklerden alıyorum daha çok, bianetin bile ana sayfasına hiç girmiyorum, hep twitten bianet linklerini takip ederek takip ediyorum bianet'i. guardianı dahi hatta, ana sayfasına sık sık giriyorum guardian'ın eyvallah, ama son zamanlarda ana sayfasına girip de görmeden, dikkat etmeden çıktıgım bir sürü yazıyı, facebookdaki 'arkadaşın malkoçoğlu şu anda guardianda bu yazıyı okuyor' linklerine tıklayarak gördüm...
Incendiary'den tek bir hoşluk kaldı bana: dini inancına Arsenal yazan insanlar ilham verdi. futbol tutkusundaki irrasyonaliteyi hep çocukluğa sadakat üzerinden okuyordum, ama düpedüz dini inanç gibi de okunabileceğini farkettim. dini inanışı: Fenerbahçe, gibi... Hüseyin Hatemi ile bir 'laik'in yıllar önce bir televizyon tartışmaları vardı, orada laik kişi Muhammedin peygamberliğini vs sorguluyor ve de islamın mantıksızlıklarını ispatlarcasına gündeme getirmeye çalışıyordu. Hatemi bunları nasıl geri ispatlayacak bakalım, gibi bir havayla. Hatemi'ye söz gelince hiç böyle şeylere girişmedi. şöyle dedi: "din bir postüladır." nokta. yani önce peygamber tanrının elçisidir postülasını kabul edeceksin ki herhangi bir işlem yapabilesin. yoksa 1 de yoktur. kabul etmiyorsan, işlem yapamazsın, kabul ediyorsam, bana aslında bu kabulümün mantıksız olduğunu söyleyemezsin. bu zaten bir çıkarım değil bir postüladır. bunu uyarlarsak; "futbol bir postüladır." taraftarlık bir postüladır. bir Fenerbahçeli için Fenerbahçelilik bir postüladır. Arsenallı olmanın daha mantıklı bir şey olduğunu savunarak bir Fenerbahçeliyi ikna edebilir misin? tam da bu yüzden 'fanatik' diyorlar herhalde. vandallık yüzünden değil. sıkı taraftar, bir tür dini radikal gibi, o anlamda. cumartesileri öldürsen çalıştıramazsın!
ikinci filmi sevdim, iyi bir film diyemem, beyaz/siyah hikayesinden politik olarak sorunlu da bulunabilir. klişelere yaslandığı da doğru. gene de hoşuma gitti benim. Intouchables. Fransız filmi.
bu kadar blog yeter, yazma keyfi verdi bana, ve yazacağım başka şeyler olduğunu anımsadım. twit atmak da insana yazma keyfi veriyor mudur? yoksa keyifli bir twit ancak bir başka twite mi götürüyordur insanı? hele retweet ne ilginç birşey, elden ele dolaşan bir sürpriz yumurta gibi. ama blog yazısını seven/begenen orada duruyor, ya kendi içine dönüyor ya da kendisi de bir baska yorum veya blog yazıyor, aynı sürpriz yumurtayı elden ele dolaştıramıyor cunku açmış oluyor. ama yeni bir yumurta yapacak da enerji bulabiliyor.
galiba...
29 Eylül 2011 Perşembe
Konya - İstanbul treninde yere sakızı kim attı?
Konya -İstanbul treninde kavga çıktı -hem de bir sakız için! Trenin 4 saat rötar yapmış olmasının da bu kavgada payı olabilir. Sinirler bozuluyor böyle durumlarda. Ama kavga tam olarak şöyle çıktı: biri yere sakız atmış. Bu sırada bir karı-koca, genç bir çift, geçiyorlar, hanımefendinin ağzında sakız oldugunu gören yaşlı başlı yolculardan biri "her yere sakız atıyorsunuz, treni sayenizde bok götürüyor, pislikler" falan diye birden tersleniyor. Bunun üzerine sakız çiğneyen hanımefendinin eşi genç delikanlı "biz atmadık onu ne biçim konuşuyorsun"a geçiyor, yerdeki sakıza baktıkça sinirleri bozulmuşa benzeyen yaşlı beyefendi ise küfrü basıyor, bunun üzerine genç beyefendi yumruklu saldırıya girişiyor, ortalık karışıyor, diger yolcular ayırıyorlar. Ben genç beyefendinin arkasındayım ve bir ara elinin beline gittigini dehşetle gözlemliyorum. O sırada ilginç bir şey oluyor, genç beyefendi kendisinin polis olduğunu haykırıyor. Bu sanki onu otomatikman haklı veya yere sakız atamaz yapacakmışcasına. Bunun üzerine yaşlı beyefendi de sen polissen ben de gaziyim diye bagiriyor! Ve de kanıt olarak gazi kartını cüzdanından çıkartıp gösteriyor, sallıyor! Bir polis ile bir gazi dövüştüğünde kim -otomatikman- haklıdır? Ayırma çabaları sonucu bana iyice yaklaşan polis bu konuda kararsız görünüyor. Gazi kartının polisin doğal haklılığını sarstığını gözlemliyorum. Kendisine eşinin yanında küfredilmiş olmasını ısrarla öne sürüyor genç polis. Bu arada diğer yolcuların ayırırmış gibi yaparkenki kışkırtmaları da manidar. Polisi engelleyen bir adam, fısıldayarak polise akıl veriyor ve "trende olmaz, burda olmaz, indikten sonra çek kenara, bitir işini" deyiveriyor! Gazi, galiba kavga sırasında kendini hakarete ugramis hissettiğinden, olayı büyütmek istiyor. Telefonla polisleri ariyor. 155i belki. Trendeki görevliyi şahit olarak kendisiyle birlikte trenden indirmeye calisiyor. Görevli ben trenden inemem diye net bir cevap veriyor. En komik sahne işte orada yaşanıyor, bütün trenin ayırmaya çalıştığı, birbirlerine yaklaşamasınlar diye etten duvar ördüğü gazi ile polis (ve eşi) Söğütlüçeşme'de birlikte trenden iniyorlar. Sadece onlar. Ama bu kez kavga etmiyorlar, cünkü gazi çıldırmış vaziyette. "Polisler gelecek polisler gelecek" diye bagiriyor, bir yere uzaklaşmayın diyor polise ve eşine. Tren kalkıyor, en son genç polisin eşinin elinden tutup gaziye sus işareti yaptıgını görüyorum. Halil'in (Altındere) son sergisindeki sus işareti yapan hemşire geliyor aklıma... Gözden yitiyorlar.
17 Eylül 2011 Cumartesi
Gümüşsuyu'nda kavga var!
bu gece Taksim Beşiktaş dolmuşuyla Beşiktaş'a iniyordum. bu dolmuşların içinde bir telsiz sistemi var. birbirleriyle haberleşiyorlar ve biz yolcular da duyabiliyoruz. ben gümüşsuyu'nda beklerken bir araba çekme krizi vardı trafiği tıkayan. gece 11 bucuktan falan bahsediyoruz. ama taksime giriş tıkanmış vaziyetteydi. neyse dolmuş geldi bindik yola çıktık Beşiktaş'a akıyoruz. telsizden diğer dolmuşların gümüşsuyu trafiğini kontrol edişlerini dinliyoruz. bir ara gene Taksim'e çıkış tıkandı ve diğer şoförler Gümüşsuyu'ndaki adamları Görkem'e soruyorlar, Görkem diyorlar, durum nedir, araba mı çekiyorlar yoksa trafik mi var, Görkem de diyor ki hayır otobüs şöförüyle taksici kavga ediyorlar ondan tıkandı. işte bu noktadan sonrası bana tamamen yazarlık pratiğini düşündürdü. yazarlar bir olaya biraz dışarıdan baktılar mı, sözgelimi o olaydaki hikayeyi okumaya yöneldiler mi, kimilerince suçlanırlar, hayata yukarıdan bakmakla. bana bu suçlamayı hatırlattı dolmuşçular. hayata yukarıdan bakan dolmuşçular ya da demek lazım. şöyle ki, telsizde kavga lafının geçtiği andan itibaren herkes kendi pratik derdine düştü. tam bir yabancılaşma içindeler, ya da öyle oldukları söylenirdi, yazar olsalardı. bir şoför kavganın tam lokasyonunu öğrenmeye çalııyor, ona göre rota belirleyecek. bir diğeri, Görkem'e soruyor, Görkem ayrıldılar mı şu sokağa sapıyım mı ayrılmadılarsa buradan gelicem, vs vs... herkes müthiş bir serinkanlılık içinde. kavgadan mesela yola taş düştü der gibi bahsediyorlar. şimdi ben böyle anlatınca bu son derece normal geliyor tabii. ya ne yapsalardı diyebilirsiniz. ama o anda bu komik, ilginç, mesafeli geldi kulaklara. bütün dolmuş kıkırdadık, gülümsedik. Görkem tekrar bağlandı, ayrıldılar tamam trafik açılıyor dedi. işte bu. böyle net. görkem'in tavrı bana tam bir yazar tavrı gibi de gözüktü. ayrıldılar, yol açıldı, yazınız! veya dolmuşçuysanız, geçiniz!
Bir dolmuşçunun bir kavga ayrıldıktan sonra geçişi gibi bir kavga ayrıldıktan sonra yazmak!...
Bir dolmuşçunun bir kavga ayrıldıktan sonra geçişi gibi bir kavga ayrıldıktan sonra yazmak!...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)