15 Aralık 2014 Pazartesi

LİMON

Bundan birkaç sene evvel, ben kucağıma gazeteleri toparlayıp birşeyler okumaya çalışırken küçük ve haylaz Ada üzerime atlayıp engellemeye, gazete okumayı bırakıp onunla ilgilenmemi, sözgelimi haberlere bakmak yerine onu gıdıklamamı sağlamaya çalıştığında, "kızım niye böyle yapıyorsun, kimse gazete okumazsa gazeteciler ne yapacaklar? Limon mu satsın insanlar" derdim ve o da "evet, limon satsınlar! Limon satsınlar," diyerek pike uçuş yapardı gazetelerin üzerine!... Şimdi, basın özgürlüğü, işten çıkartılan gazeteciler, önce şu medya sonra bu medya sonra her medyadan bahsedildikçe, giderek kalmayan ve belki daha da kalmayacak gazeteler dendikçe, düşündükçe, baktıkça, böyle bir aklıma geliyor, canım bir pike uçuş yapmak çekiyor...

13 Ekim 2014 Pazartesi

MUSTAFA KAHYA'NIN ANISINA ŞİİR

MUSTAFA KAHYA'NIN ANISINA ŞİİR

Mustafa Kahya'nın kim olduğunu bilen biliyor. Ben burada özetlemeyeyim ama 80 öncesinde başlamış siyasi bir yolculuğu hala yoğun sürdürmekte olan bir figür diyeyim. Daha fazlası internette çeşitli sitelerde bulunabilir. (sözgelimi şurada: http://siyasihaber.org/haber/enternasyonalist-komunist-mustafa-kahyayi-kaybettik)

Ben anısına şiir dediğimde yoldaşlarından rol çalıyormuş gibi görünmek de istemem. Öyle bir yoldaşlık ilişkimiz olmadığı gibi, sadece bir kez görüştük hayatta. O görüşmede de bir Ağustos gölgesi altında Türkiye solu 90'lardan 2000'lere geçebildi mi geçemedi mi diye bir sürü tartıştık. HDP'nin seçimlerdeki aday politikalarından girdik TÜBİTAK'ın çökmesi Kürt özgürlük hareketini neden ilgilendirsin'e dek gittik. Yakınımızdaki bir ağaçtan toplanmış minik şeftalileri yiyerek. Ona bir makale emailleyecektim -Osmanlı döneminde Ermeni anarşistleriyle ilgili dosyayı da içeren Siyahi dergisinin pdf'ini- o yüzden ayrılmadan önce bana emailini verdi. Masadaki defterimin boş bir sayfasını açıp yazdı email adresini. Sonra benim hayatımda bir iki karışıklık oldu, henüz email atamamıştım ona, başka bir sürü şeyi de ihmal ettiğim veya birbirine karıştırdığım gibi. Derken, tanıştıktan birkaç hafta sonra, ölüm döşeğinde olduğuna dair bir haberi Twitter'da gördüm. Birkaç güne kalmadı, yaşama veda ettiğini de öğrendik. Yakında Almanya'daki bir konferansa gidip Ermeni soykırımıyla ilgili sunum yapacağını anlatmıştı oysa biz konuşurken. Anladığım kadarıyla 2015'e muhalif bir yerden hazırlanıyordu. O günlerde Kaos GL dergisi'nin 20. yılı kutlanıyordu Ankara'da. Bir anma ve tartışma etkinliği düzenlemişlerdi Tayfa Kitabevi'nde. Ben de oraya gidip Karaşın, Siyahi, ADCS gibi alternatif yayın tecrübelerimizle Kaos GL'nin bizim için yerinden bahseden küçük bir konuşma yapacaktım. Havaalanından Bel-Ko ile Kızılay'a gelirken yolda Mustafa Kahya'nın cenazesi için toplanmış kalabalığı, onun için hazırlanmış bir pankartı gördüm şaşkınlıkla. Uğurlamaya yetişmiş gibi hissettim kendimi. Daha sonra etkinlikte de yakasında Mustafa Kahya'nın fotoğrafı olan bir yayıncı söz aldı aynı gün. Çıkışta Ankara'ya kendimi bırakırken de yollarda duvarlara yazılamalar yapıldığını, Mustafa Kahya Ölümsüzdür yazıldığını gördüm. Bütün bunlar siyasi olarak veya bilimsel olarak veya yaşam açısından gayet açıklanabilir, normal, sıradan veya aynı anlama gelmek üzere anlamlı gelişmeler olabilir: ama benim için bir kişi ile tanışıp, sohbetleşip, sonra böyle birden onun ölümsüzlüğünü ilan eden duvar yazıları arasından cenazesinin kalktığını görmek çatlaklarla dolu bir duyguydu, lafı fazla kasmadan en azıyla söyleyebileceğim bu.





Neyse, ortak tanıdıklarımıza başsağlığı diledik, durumu garipsememiz zamanla zihinde arkalara gitti, gündelik hayat bastırdı ve şeftali mevsimi bitince mandalinalar devreye girdi.

Sonra dün akşam çağdaş sanat ile ilgili bir çalışmayı uygun bir kafede yoğunlaşarak toparlamaya gittiğimde Mustafa Kahya ile tanıştığımız gün masada duran defteri de yanıma almışım. Bir not almak için defteri karıştırırken bana emailini yazdığı sayfaya gözüm ilişti. Fakat daha acayip olan emailinin hemen altına o gün birden aklıma gelmesiyle unutmayaym diye karaladığım dörtlüğü görmek oldu. Üzerinde çalışırım, bir şiire dönüştürürüm, belki başka bir şeye evrilir, her neyse yazalım da deyip defterlere çiziktirdiğim parçalardan biri. Ancak geriye bakınca dikkatimi çeken ilk dize oldu: “insan kolay kayboluyor” yazmışım. Işe bak, ne ilginç, dedim. Kehanet vs denmesini manasız buluyorum böyle durumlarda, benim görebildiğim kadarıyla böylesi bilgiler -mesela karşınızdaki kişinin çok hasta olduğu – size yüksek sesle söylemese de sizin tarafınızdan ve mekandaki herkes tarafından bir şekilde 'biliniyor'. Çok mistik bulduysanız kuantum fiziğiyle de açıklayablirim!

Şiirin adını da Mustafa Kahya'nın koyduğunu düşündüm. Email adresi şiirin adı olmalı ve bu dörtlük üzerinde bir daha hiç durmamalı, hiçbir şey ekleyip çıkarmamalı. Ilk iki dizedeki yoğun ölüm/ölümsüzlük tartışması son iki dizede ömür vurgusuyla, ömrün beyhudelikle ve duyguyla doldurulmasıyla bir başka yerden ölümle mücadele gibi göründü. Dizilerin sürekl bir sonraki bölümleri olması gibi. Sonra sezon finalleri. Ve derken başka bir dizi. Bilemiyorum.

mustafakahya1@gmail.com adlı şiir şöyle çıkmış:

mustafakahya1@gmail.com

İnsan kolay kayboluyor
metin o kadar kolay kaybolmuyor
benimle bir ömür dizi
seyreder misin?





11 Ağustos 2014 Pazartesi

1989'dan 2013'e

Nereden nereye, Ahmet Oktay'ın 1989 İstanbul Bienali'ne getirdiği (2001 Hasegawa bienali dolayısıyla anımsadığı) eleştirisinin son 2-3 paragrafına bakar mısınız(1989'da diye başlayan paragraftan itibaren):http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=868448

(yazıdaki başka dönemsel haller de geriye bakınca dikat çekiyor)

Bienal'in devam yolunu hicivleştirmek için hayal ettiği "panayır", yaşanan Gezi tecrübesine ne kadar da benziyor, insan hayret ediyor diyorlar ya, belirli bir aydınlanmacı mı diyelim ne diyelim, merkezi sol yerden bakınca, bienalin panayırın Gezi'nin vdlerinin hep aynı 'sapmalar' olarak gözükmesi ne tutarlı... (Hatta yazıdaki terimlerle söylersek 'postmodern sapmalar'). Oktay'ın hayal kurarken atladığı küçük nokta böylesi bir panayır gerçekleştiğinde halkın gerçekten büyük keyifle katılması, atlıkarıncalardan inmemesi ve panayırın dışında kalıp kaş çatmanın siyasi maliyeti çok yüksek olacağı için kategorik üsttenbakarların dahi taktik yakınlaşmalara ve manzarası iyi bir atlıkarıncaatı arayışına girecekleri.

bu arada, ben de panayırın yokluğunu kentte çok hissettiğimizi yeni düşünmüştüm. neden panayırlar kurulamıyor, engel nedir, ah ah panayırlar diye yeni vahlanmıştım. bu da benim sapmalı düşünüş tutarlılığım herhalde... 
Oktay'ın yazısının başlığı da tutarlılığı tamamlıyormuş zaten: "Anarşist bir öneri"
Oktay'ın yazısı kalkar kaybolur diye buraya yapıştırıyorum:

Anarşist bir öneri


AHMET OKTAY


Radikal 2 / 07/10/2001
İstanbul Bienali, genellikle Doğu/Batı sorunsalı çerçevesinde konumlandırılabilecek oryantalistik izlek seçimleriyle dikkat...
İstanbul Bienali, genellikle Doğu/Batı sorunsalı çerçevesinde konumlandırılabilecek oryantalistik izlek seçimleriyle dikkat çekmeyi ve teknolojik ağırlıklı uygulamalarıyla uluslararası çıtayı tutturmayı öngören küratörleri ve yöneticileri sayesinde, artık iyice gelenekselleşmişe ve geleceğini garantiye almışa benziyor. Geçmiş yıllarda, postmodernist bazı düşüncelerin kuramsal cephaneliğinden destek sağlayarak 'et sanatı' ve 'vajina sanatı' gibi hayli sofistike ve teşhirci kavramsal uygulamalara (video filmler, enstalasyonlar vb.) bile hoşgörüyle bakabilen sponsorların varlığı, hiç kuşkusuz umut veriyor ve sanatçıları yüreklendiriyor.
İlk iki yılında yerli küratörlere emanet edilen Bienal, sonraki yıllarda plastik sanatçılar arasındaki iç çekişmeleri, tartışmaları ve dedikoduları önlemek amacıyla, belki de bahanesiyle yabancı küratörlerle oluşturulmaya başlandı, izlek ve sanatçı seçimi de onlara bırakıldı. Ama bunun yeterli bir önlem ve çözüm olmadığı da, ilk uygulama yılından itibaren belli oldu.
Bu yılki VII. Bienalin küratörü Japonya'dan Bayan Yuko Hasegawa. Türkiye'nin "hiç de Avrupa Topluluğu'na aday bir ülke görünümünde olmadığını" belirten (Gençsanat, sayı 85, Eylül 2001) Bayan Hasegawa, öteki yabancı küratörlerden geri kalmıyor elbet ve postmodernist düşüncenin deposundan Bienal'in temasını el çabukluğuyla çıkarıveriyor: Egofugal. Türkçesi ile Egokaç. Bienal çerçevesinde sergilenen işlerin Bayan Hasegawa'nın niyetini ve umudunu karşılayıp karşılamadığı sorusunun hakkı saklı kalmak koşuluyla, küratörün, serginin ana izleğini belirlerken iyi niyetli olduğunu söylemek gerekir: "Egodan kurtulamazsak bu kaotik ortam bizi birbirimizi anlamamaya, yadırgamaya ve yoketmeye iter." (Gençsanat). Türkiye gibi büyük bir ekonomik/siyasal/toplumsal bunalım içinde bulunan, bireylerinin büyük bölümünün çaresizlik ve yarına güvensizlik duygusu içinde yaşadığı ve can derdine düştüğü bir ülkede, 'egokaç' gibi özgeci (altruist) bir çağrının 'muteberliğinin' çok tartışmalı olduğunu söylemek gerekir.
Hemen ekleyeyim: Bayan Hasegawa'nın "Doğulu kolektif bilinçle Batılı kolektif zekanın" biraz kendinden menkul ve hayli naif bir ütopik içerik yansıtan 'bir arada varoluş' çağrısı, ne yazık ki Bienalin açılışından önce, çifte bir saldırıyla politik/ideolojik düzlemde tuz buz edilmiş bulunuyor: Kapitalist dünya sisteminin jandarması ABD'ye düşman dünyanın ego - öznesi tarafından ve şu anda kimliksiz ve dinsel/ulusal bağlamda aidiyetsiz bu ego - özneye karşı 'sonsuz adalet' başlığı altında savaş başlatma kararı alan jandarmanın acımasız ego - öznesi tarafından.
Bienale dönelim.
Küratör ve iktidar
Türkiye plastik sanat çevrelerinde dillendirilmiş tepkiler, küratörlük kurumunun doğrudan doğruya bir tür baskıcı iktidar olduğunu gösteriyor. Küratör, yansız, dengeleyici biri değil, tam tersine; kuşku götürmez biçimde bir diktatör. Astığı astık, kestiği kestik biri. Bütün Bienal'e onun kişisel zevki, kişisel sanatsal ve siyasal dünya görüşü yön veriyor. Bu diktatör kimlik, ilk iki Bienalin Türk küratörlerinde de görülmüş ve eleştirilere yol açmıştı. Ama yabancı küratörlerle sorun, Türk küratörler için de eleştirel bağlamda söz konusu edilmiş olan dışa bağımlılık gibi hayli tehlikeli bir sorunla bütünleşmiş bulunuyor. Küratörlerin uluslararası öneminden kimsenin kuşku duyduğu yok elbet. Ama Bienale dayattıkları ve kabul ettirdikleri temaların sorgulanamaz olduğunu kimse öne süremez. Diretilen şudur: Türkiye Doğu'dur, Doğuludur, tam da bu yüzden onun konumu Batı'ya göre değerlendirilmeli ve çözümlenmelidir. Önceki küratörlerden Rene Block'un tema başlığını anımsayalım: "Orient/ation". "Orient" Doğu, "Orientation" yönlendirme ya da yön belirleme anlamına geliyor. Bu Doğu/Batı sentezi arayışının birincil öznesi Batı ama, Türkiye burada madun konumda. Bir Doğulu olan Bayan Hasagewa da Batı'nın gözüyle bakıyor İstanbul'a ve Türkiye'ye. Asagewa'nın gözü Amerikalı Chris Burden'in gözü. Onun Yörük Çadırı, aslında Doğu'yu kulaktan duyma bilen Batılının çadırı. Valentino'nun "Şeyh" filminde ilk örneği verilen Hollywood filmlerinin çadırı o. Anadolu'nun, Cezayir'in, Fas'ın, Tunus'un içlerine doğru ilerlediğinde öyle bir çadırı zor bulur Burden. Halkı sömüren bir iki şeyhin dışında. Bunlar, Doğu'ya odaklanmış artistik masturbasyonlar aslında. Nazım söylemişti: "Öyle bir Şark yok/Olmayacak."
Bu noktada, Balkan Naci İslimyeli'nin eleştirel tepkisine dikkat etmek ve ciddiye almak gerekir: "Türk sanatçısı var gücüyle Batılı görünmek, bu olamıyorsa Batılı gözüyle Doğulu görünmek için çırpınıyor. Kendi tarihsel, kültürel kayıtlarını imha etmiş kuşaklar, arada şıklık olsun diye oryantalizm yapıyorlar. Globalizmin oluşturmaya çalıştığı 'kolektif tüketici bilinç' evrensel bilinç sanılıyor." (Gösteri, sayı 231, s.65, Eylül 2001).
Eğlencenin dozu
Bu kolektif tüketici bilinç, söylemek gerekir ki, her şeyi eğlenceye dönüştürüyor. VII. Bienal'de de gülümsemeye yol açabilen işler var elbet. Örneğin Tepebaşı'nda, TÜYAP'n önündeki Riktrit Tiravanija'nın dörtlü projeksiyon gösterisi, bu hoşluklardan biri elbet. Vizontele dahil, dört farklı Türk filmini izleyebiliyor meraklılar. Ama buna gerçek anlamda izleme denebilir mi? Orası tartışmalı. Işıklandırmalar falan, hoş şeyler elbet. Ama bütün bu hoşlukların belirgin biçimde narkotik olduğunu söylersek haksızlık mı etmiş oluruz? Amerika'dan icazet almış bir ekonomisti kurtarıcı diye getiren Türkiye'de sorunları hep egemen sınıfların merceğinden görmeye zorlanmıyor muyuz? PKK ve Hizbullah terörü karşısında duygusal olmamaya özen gösteren baş yazarların, köşe yazarlarının özellikle New York'a saldırı karşısında gösterdikleri hemşehri kederinde, eleştirilebilecek, hiçbir aidiyet duygusu bulunmuyor mu dersiniz? "Amerika'ya borçluyum", sadece duygusal bir beyan olarak görülebilir mi?
Bienale karşı panayır
1989'da 2. İstanbul Bienali dolayısıyla Milliyet kültür sayfasındaki yazılarımdan birinde, yapıtların açık alanlara taşınmasının kamusal işlevine değinmiş ve bir panayır havasının oluştuğundan söz etmiştim. Şimdi bu bağlamda bir öneride bulunuyorum: Madem sanatın ve sanat eserinin aurası'nın kalmadığının öne sürüldüğü, her şeyin sanat olduğunun savunulduğu ve anything goes anlayışının geçerli kılındığı zamanlara geldik, bir Küratör'ün diktatörlüğünde gerçekleştirilen Bienaller dönemine de son verilebilir. Bütün kent, sanatın emrine verilebilir. Bütün mekânlar (galeriler, tarihsel yapılar, kamusal binalar, trenler, vapurlar vb.), açık alanlar (parklar, stadyumlar, kıyılar, duvarlar vb.); profesyonel ve amatör, her isteyenin emrine verilebilir. İsteyen resim, enstalasyon, heykel, performans, grafitti, video filmi vb. ile katılabilir.
Teknolojinin böylesine geliştiği bir tarihsel anda, büyük ekranlar ve ses düzenleri kurulabilir. İnsanların kendilerini görsel-işitsel bağlamda ifade etmesinin yolları sağlanabilir. Kapalı ve açık mekanlar happening alanlarına dönüştürülebilir ve ajit-prop canlandırılabilir. Böyle bir panayırın tek kuralı da Kuralsızlık olarak belirlenebilir. Artık Anayasa değiştirileceğine ve Türkiye de demokratik bir toplum olacağına göre, kamu kuruluşları ve güvenlik güçleri 15 ya da 20 gün için biraz anarşiyi ve yasa ihlallerini hoşgörebilir(!).
Her şey serbest olmak üzere, yine de eylem birliğini, toplumsal kesimlerin geneline zarar verilmemesini sağlamak ve öneriler sunmak amacıyla Danışma Komiteleri oluşturulabilir. Yine iki yılda bir gerçekleştirilecek olan bu panayırın değişmeyen tek izleği şu başlık altında toplanabilir örneğin: Hayatımız. Herkes hayatını anlatabilir, hayat hakkında ne düşündüğünü söyleyebilir. Danışma Komiteleri, genel ve yerel koşulları göz önünde bulundurarak, bazı temaların işlenmesi için öneride bulunabilir. Bazıları: Ekonomik Durum, İnsan Hakları, Hortumcular, Siyaset/Mafya İlişkileri, Devletteki Soygun Düzeni, Basın Savaşlarının Nedenleri, Ünlü Düğünler, TV Dizilerini Niye Seviyor ve Niye Nefret Ediyoruz?, Parası Olanların ve Olmayanların Sorunları, Kızıldere ve Nurhak'da Neler Oldu?, Kim Kimi Neden Gözetliyor?, Hayat Hep Böyle Kayacak mı?, Beslenme, Akıl ve İktidarsızlık, Biz Neden Doğarken Ölmüşüz?
Herkes çalışmaya başlayabilir.

31 Temmuz 2014 Perşembe

CABRIO-ISLAMCILIK VE İYİ HAYAT

EŞARPLAR MI HIZ MI?

Metroda ilerlerken gördüğüm bir Armine reklamı ile durakaldım. Bir cabrio, üstü açık araba, iki kapalı genç kız ve slogansız sunulan bir marka: Armine.

Tercüman'ı yazarken bir tipleme gerektirdiği için 'İslamcı moda dergileri'ni alıp incelemiştim. Hafiften aşinayım. Ama burada başka bir şey var. Dikkat çekici bir ilan.


İlk akla gelenler basit ama not edilesi: yeni zenginler, çok zenginleşenler, devlet denilen ve büyük belediyelerle, taşeronlarla, türlü uzantılarla vd.leriyle de birleşen ve parti yapısı ile kılcallanan Türkiye'nin o en büyük işvereninin yarattığı fazlaların kabuğuna sığmamalar, İslamcı bujuvazi, vs vs...

Peki neden iki kapalı kız da, veya iki eşarplı kız mı demeli, ya da arabanın markası neyse artık iki x'li [Porsche?] kız, veya iki zengin kızı ya da salt iki zengin kız da, yola bakmıyorlar da sağa sola bakıyorlar! Sürücü dahil kimse yola bakmamakta. Düz okuma: gözleri dışarıda! Bu dışarıdalık elbet ilk anlamıyla flört amacıyla dışarıda diye de okunabilir, ama bir o kadar da alışveriş için gözleri dışarda diye okunabilir: arabayı aldım, eşarp da bende, peki şimdi ne alabilirim!?

Cemaat-AKP çatışması gölgesinde okuma: kızlardan biri Gülenci biri iktidar yanlısı o yüzden biri sağa bir sola bakıyor, bir tür küslük anı bu!... 

İyi de neden kimse yola bakmıyor: çünkü artık arabayı sürmeye gerek kalmadı, otomatik pilotta gidiyor otomobil. Otomobil uçar gider gitmesine ancak sağda solda türlü cazip nesneler, hayatlar, olasılıklar da geçit töreni yapmakta. İşte onlarla etkileşime girmek gerek.

Bu bir 'özgürleşme' de belki: otomobilde erkek yok, iki kız, piyasa yapmaya çıkmışlar, ana caddede bir aşağı bir yukarı gidercesine, veya gezmeye çıkmışlar, turluyorlar. Kimbilir belki de ellerine kına yaptırmaya gidiyorlar Dubai'de uzmanlaşmış ve haftada bir gün lüks bir mekanda seçkin müşterilerine hizmet veren işinin ehli bir kınacıya. Huqqa?

Bu fotoğraf rüzgarda arabanın uçuştuğu klasik -60'ların? 50'lerin?- Hollywood karelerine atıfla kurgulanmış bir sahne kuşkusuz. Oradaki haz öğesine, maceraperestliğe, olaylara tekerlekleri sürmeye bir atıf. Bir de tabii aynı Hollywood karesinin çağrışımı eşarbın rüzgardan uçup gitme ihtimalidir. Tesettürlü kız 'iyi hayat'a hızlı girdiğinde böyle bir ihtimalle flörtleşebilir elbette.   
İyi hayat vizyonu hep devrilen iktidardan aynen alınıyor neredeyse. Düşen aristokrasinin son günlerini iyi hayatın zirvesi belleyen burjuvazi gibi tıpkı, tarihte.  

İki kız da yola bakmıyorlar, bir başka düz okuma: kaza yapacaklar!

Kuşkusuz reklam bize bu kızlardan biri olma ihtimalini satıyor. Ama aynı zamanda yol kenarında olup da bu kızların gülümseyen bakışlarını yakalama ve el sallama, göz kırpma, merhabalaşma, dikkatlerini çekme belki onlara birşeyler satma veya onlarla bir ilişkiye geçerek iyi hayata bir ucundan bulaşma ihtimalini de satıyor. 
Yani yeni zenginlerden biri veya orta karar bir avantanın uzak ortağı olmasanız da yapacak en iyi şeyin günün iyi hayatını takip etmek olduğunu söylüyor. 
Biz sonuçta metroya binmek üzereyken görüyoruz bu ilanı (başka yerlerde de yayınlanmıştır muhtemelen de ben kendi tanıklığımdan hareket ediyorum). Yerin altındayız. Toplu taşıma içindeyiz. İçimize çektiğimiz fantezi şu olmak durumunda: metrodan çıkacağız ve bu araba gülümseyen, ilgili, makbul ve imrenilesi sahipleri eşliğinde salına salına önümüzden geçecek!

Dolaştıkları, içinden geçip gittikleri mekanın çok belirgin bir adreslenmesi olmaması da bundan değil mi? Her yerde olacağı varsayılabilir bu geçişin. Metrodan belki de son durakta ineceğim ve orada beni yeni bir inşaat, yeni bir bulvar, yeni bir Hollywoodvari geçiş bekliyor olacak!

Cabriolu kızlar şunu da söylüyorlar: bu fazla babalarla elli kere umreye gidilemez! Başka bir şeyler yapmak, başka bir yerlere gitmek gerek bu paranın hakkını verebilmek için. Sözgelimi, iyi hayatın içinden tıpkı bir korku tünelinden geçiyormuşcasına, otomotik pilotta, geçmek gerek... Ama tabii korkacak hiçbir şey yoktur iyi hayatta, her şey naylondandır o kadar... 

Hatta, belki, kazadan sonra bile!..









19 Mayıs 2014 Pazartesi

DİKKAT GEZİCİ GELEBİLİR!


DİKKAT GEZİCİ GELEBİLİR!

Soma'da polisin Somalılar arasında "dikkat Geziciler gelebilir," diye korku salmaya çaldığını duyuyoruz (mesela bakınız Mehveş Evin'in şu yazısı: http://www.sendika.org/2014/05/insan-artik-gercekten-hayret-edemiyor-mehves-evin-milliyet/). Çok ilginç aslında. Anlaşılan Gezici dediğimiz insanlar tiyatro trupu gibi kentten kente geziyorlar. Hatta, işin daha da garibi, aynı anda birkaç kentte, giderek pek çok kentte olabiliyorlar. Bunu da "Her yer Taksim" diye açıklıyorlar. Peki kim bu Gezici? Evet kim bu Gezici belli değil. Gezici diyorlar adına fazla detaylandıramıyorlar çünkü sen de olabilirsin kastedilen. Geziciler gelebilir; sosyalistler gelebilir, anarşistler gelebilir, komünistler gelebilir, Kemalistler gelebilir, antikapitalist müslümanlar gelebilir, teröristler gelebilir, apolitikler gelebilir, Kürtler gelebilir, Ermeniler gelebilir, eşcinseller gelebilir, sinirli kadınlar gelebilir, mahalleli gelebilir, lümpenler gelebilir, öfkeli kalabalıklar gelebilir, çağrılmamış bütün yakuplar gelebilir...

Gezici her yerden gelebilir, hatta içinizden de gelebilir!




Evet, Geziciler gelebilir dikkat, çünkü Gezicilik içinizden gelebilir. Her kılıkta gelebilir. Avukat olarak gelebilir, doktor olarak gelebilir, annen olup gelebilir, bilgisayar mühendisi, taraftar, reklamcı, yat kaptanı, hostes, öğretmen, sanatçı, şoför, işsiz güçsüz demez türlü kılıkta belirebilir. Ölülerin suretine bürünür de gelir, çocuk olur gelir. Aman yolları kapatın, silahları çıkartın, karakolları hazırlayın. Devlet olmayan herkes Gezici olabilir. Hatta düne kadar devlet olmuş olan da bugün Gezici'ye dönüşebilir. Gezicilik adı üstünde gezmektedir kimliklerde ve yerlerde ve durumlarda. Öyle ki ne zaman Gezici'ye dönüştüğünüzü siz bile bilemeyebilirsiniz. Belki de şu anda Gezicisiniz! Hiç boş bulunmaya gelmez, her an tetikte olmak gerekir. "Olmaz ki canım," dediğiniz bir an, canınızın yandığı bir an, adaletsizliklere itiraz ettiğiniz bir an, "hayır canım, yeter artık, böyle de şey mi olurmuş, biraz akıl biraz izan, biraz vicdan," dediğiniz bir an, hop hop değiş tonton: bir de bakmışsınız Gezicisiniz! Bu işte şeytanların, gulyabanilerin, hayaletlerin, cinlerin veya uzaylıların da parmağı olabilir, tamamen bilimsel bir açıklaması da olabilir. Belki de kaderinizde vardır Gezici'ye dönüşmek. Kimbilir, şeytan kovma seanslarına benzer Gezici kovma seanslarına ihtiyacınız vardır. Çünkü bu Gezici, içinizden de gelse dışarıdan da gelse gelince kolay kolay çıkıp gitmeyen bir mahlukattır. Tekel işçilerinin çadırları gibi gelir ve uzun uzun kalır. Şekil değiştirir, kabuk değiştirir, kanınıza girer. Sizi siz olmaktan çıkarır. Gezici yapar. Amanı bilir misiniz. Dikkat. Benden söylemesi.    

16 Mayıs 2014 Cuma

FAKİRİN KÖMÜRÜ ZENGİNİN DİLİNİ YORDUĞUNDA

Hüseyin Çelik, AKP parti sözcüsü, bir nevi hükümet sözcüsü olarak, fakirin kömürünü zengin mi çıkartsın saçmalamayın demiş. videosu da var. izledim. an itibarıyla şurada mesela: 
http://www.haberler.com/huseyin-celik-fakirin-komurunu-zengin-mi-6039082-haberi/?utm_source=Facebook&utm_campaign=facebook_hc

fakirin kömürünü zengin mi çıkartsın ünlemi şunu söylüyor: elbette zenginin kömürünü fakir çıkartacak bunda ne anormallik var. dünyanın düzeni bu. bak sen gazetecisin zengin değilsin ama bir bilgin, mesleğin, bir artın var, sen de madene girmezsin. rezil bir yer orası. kim girer. en alttaki niteliksiz. bu da işin doğasıdır. ölürse de o ölür. sen mi ölecektin, zengin mi ölecekti, ben mi öleydim? demekte...
sınıfsal adaletsizliğin insan doğasının, hatta genel olarak doğanın bir yansıması olduğu inancı, sözgelimi maden işçilerinin toprak solucanları gibi birşey olduğu, zenginlerin, maden sahiplerinin de günde 50-60 solucan yemesi gereken köstebekler olduğu, gazetecilerin de ağaçlarda yaşayan kelebekler olduğu, dolayısıyla da toprağın altına girip solucan yemedikleri, işte dünyamızın da böyle bir yer olduğu, acımasız gibi gözüktüğü ama böyle yaratıldığına göre bu acımasızlıkta da bir anlam olması gerektiği, ve bu anlamın da eğer varsa kutsal olduğu ve sorgulanmaması gerektiği çünkü değiştirilemeyeceği ve bizim denetimimizin üzerinde olduğu ve nedenini nasılını bilemediğimiz ve bilemeyeceğimiz fikri toplumsal ilişkilerin tamamen kültürel ve siyasal tasarımları yansıtan yanlarını belirsizleştirmek için devreye sokuluyor elbette.
seni öldürüyorum ama bu seni öldürmek istediğim için değil, ben köstebek olduğum için sen de solucan olduğun için, böyle olmakta. sen köstebek olsaydın sen beni yiyecektin. ne yapalım, kutsal takdir böyle. köstebek için yapılacak tek bir şey var: solucanı hazmetmek. kelebeğe düşen de güzel kanatlarıyla etrafta uçuşmak öleceği yakın an gelene dek.
böyle olunca elbette sömürgecilik diye bir şey de yok tarihte, solucan üçüncü dünyalılar var, kölecilik diye bir şey de yok, solucan afrikalılar var, solucan zenciler var, Naziler de yok, solucan Yahudiler var, Filistin de yok, solucan Filistinliler var, erkek cinayetleri de yok, solucan kadınları doğaları gereği mecburen yiyen erkekler eşler sevgililer var, ekonomik adaletsizlik yok, Wall Street üçkağıtçıları yok, ABD parababalarının siyaseti de yöneterek yüzde 1'i iyice inceltmesi yok, yüzde 99'un solucanlığı var, Kaddafi'nin Mübarek'in baskıları yok, solucan Arap halkları var, uluslararası ilaç tekelleri yok, tarım tekelleri yok, köle işçiler yok, insan kaçakçılığı yok, paryalaştırmalar yok, Pol Pot yok, Endonezya katliamı yok, Robinson ile Cuma yok Cuma'nın solucanlığı var, güçlünün kazandığı her momentte gücün doğayı yansıttığı fikriyle kutsanışı var.
eh böyle olunca da madencileri dert etmeye gerek yok, kot işçilerini dert etmeye gerek yok, tersane işçilerini dert etmeye gerek yok, onlar için illa üzüleceksen daha üzülecek çok solucan var dünyada. sen üzüleceksen ülkemiz (yani köstebeklerin birliği) daha çok solucan yiyemedi ve daha büyüyemedi diye üzülmelisin. (çünkü doğadan yana olmayı güçten yana olmak olarak anlamalısın).
Tabii Gezi'yi anlayamazlar ve taban tabana ters gelir: ağaçları korumak da ne? Ağacı kesecek gücüm varsa kesmeliyim. bu şekilde büyüyeceksem büyümeliyim. bu doğadır. diğeri vatana(köstebeklerin vatanı olup olmaması fark etmez), dahası doğaya (bu anlamda kutsallığa) ihanet.
ilerlemecilik, kalkınmacılık, sermayeyi büyütmek, bunlar asıl doğamız, güçlenme güdümüz, yoksa köprü yapılacak da rant olacak diye kestiğimiz ağaçlar öldürdüğümüz canlılar doğa değil. 
1 mayısı ayaklar baş olmaya çalışıyor diye okumak ve bunun doğaya tersliğin ispatı olduğunu öne sürmek gibi. 1 Mayıs haklı olsaydı ayaklar aşağıda baş yerde olurdu, ama nasıl, ayaklar yerde, baş yukarıda, demek ki 1 Mayıs haksız ve doğaya ters, sömürü, ayakların ezilmesi ve birilerin ayak olması doğal, zihniyeti. 
biyolojik metaforlarla sömürüyü meşrulaştırmak çok eski de bir taktik tabii. 
güçlünün sürekli güçsüzü ezmesi doğa değil, doğamız birlikte yaşamak, birliteliği süreklileştirmek için ahlak diye bir şey bulmak, vicdan sahibi olmak ve birlikte hayatlar, kültürler, dünyalar kurmak olarak algılanmadığı sürece zor. 
Kropotkin'in neden darwinizm ile uğraştığını da anlatıyor bize. 
tabii İslamcılar Darwin'i baş düşman belliyorlar ama buradaki mantık Darwinizme de epey oturuyor gibi. 

neyse, konu uzun. 

ne çok rezalet, skandal, felaket, boktanlık, acı, kahrolma ve kandırılma var gibisinden bir cümleyle dürtülerek uyandım 6 gibi. yattığım yerden alt alta dizmeye çalıştım kafamda ama çok uzun bir liste, çok karmaşık. kalktım. bir kenara yazmayı deneyeyim dedim.

Olmuyordu, çok uzun, çok dallı budaklı. O sırada bu haberi gördüm. fakirin kömürünü zengin mi çıkartsın haberi. neyin doğal olan olduğu tartışmasının merkeziliği dikkatimi çekti. sağduyu diyor Savaş (Kılıç) burada itaat edilene. karışık. sonra dönmek üzere keselim--

11 Mayıs 2014 Pazar

İYİYİ GÖSTERENİ BUL, ÖNCE İYİYİ, SONRA GÖSTERENİ VUR. ŞİMDİ SOLUKLANABİLİRSİN. (NEMFOMANYAK -LARS VON TRIER)

Trier'in Nemfomanyak'ını sonunda seyrettim. Trier filmlerinde nicedir 'makale' tadı alıyorum. Gene bir makale gibiydi film başlangıçta benim için. Nemfomani terimi üzerinden cinsellik hakkında bir tez geliştiriliyor, ana metni Joe/Charllotte Gainsbourg konuşturuyor, dipnotları da Seligman/Stellan Skarsgard veriyordu. Cinsellik ve hazla meselesi olanların filmi yasaklamasında şöyle de bir problem görünüyor biraz ilerledikçe: film zaten cinselliğin ululanmasına karşı çıkan ve tezlerini ispatlamak konusunda agresif bir makale tadında. Trier'in en erken dönemlerinden beri ana teması olan idealizm eleştirisi ve idealist eleştirisi aynen devam ediyor. 'İyinin yeri'ni görür gibi olduğu anda ateş eden bir sniper havasında.  İyi ile kötüyü belirsizleştiriyor değil hayır, insandaki iyi ve kötü yönlerin dengesini, belirsizliğini, içiçeliğini ve bununla başetme yöntemlerimizi ele almış da değil. Kötüyü net olarak işaretleyip kendimizi iyi kategorisine koyduğumuz anlara saldırıyor, iyi varsaydığımız her şeye nihilizan bir alttan oyma suikasti planlıyor. Sözgelimi çocuk pornosu ve çocuklara yönelik cinsel taciz Batı'nın özgürleşmiş cinsellik evrenindeki tek günah olarak genel kabul gören günah bugün diyelim. Elde kalan tek (cinsellik odaklı) kötü. Onun dışında Batı'da cinsel olup da kötü olan bir şey kalmamış durumda. (Tecavüz veya insan kaçakçılığı da içeren seks ticareti gibi olgular cinsellikten yüzünden değil suç-suç oldukları için problem sayılıyorlar, ama çocuklara dönük arzunun kendisi suç/günah/tabu tüm oyuncular için). Durum buyken Trier bebekler için her şeyin cinsel olmasından lafa giriyor, çocuk yaşta kızlara cinsel oyunlar oynatıyor, 18 yaşında altında genç kızları erkek avında dolaştırıyor, ve çocuklara yönelik cinsel arzu duyan bir adamı 'anlıyor' (Hitler için bunu söylemesi üzerine ona saldıranlara bir ön-yanıtı, devamının da geleceğini sanıyorum).

Joe filmde iki kahramanın önünde net olarak diz çöküp emiyor: 1)eşiyle romantik bir çiftleşme yaşayıp çocuklarına hamile kalma planı içindeki nezih koca -tam bir iyi 2)çocuklara yönelik cinsel isteği olan ve de borçlarını ödemeyen sapık adam -tam bir kötü. Ancak bu diz çöküp emme edimi her ikisini de yerlerinden ediyor: iyi koca iyiliğini yitiriyor. Pırıl pırıl planlanmış döllenme ritüeli trende yabancı bir kıza ikram edilen döllerle anlam sarsılmasına uğruyor. Kocanın iyiliğini de emiyor ve orgazm ile birlikte adamı yücelikten boşaltıyor. Onu trene alıyor. Şimdi hep birlikte aynı berbat yolculuğa devam edebiliriz. Kimse hava atmaya kalkmasın. Ve Seligman bu sayede daha taze yeni döllerin geleceğini öne sürerek iyiyi iyice belirsizleştiriyor. İyinin bozulması iyi oldu -ne açıdan? Doğa açısından. Daha sağlıklı nesiller açısından. (Belki Nazi bir fikir kimilerince). Sordurttuğu soru şu: Kocanın eşine sadık kalarak döllerini trenlerde tanımadığı genç kızlara ikram etme önerisine karşı koyup bundan duyacağı ahlaki üstünlük ve erdem hissiyle eve varması ve karısını döllemesi mi iyidir yoksa bu çiftin çocuklarının genç kızın son saniyedeki büyülü dokunuşu sayesinde daha diri daha taze spermlerle döllenecek olması mı?

İkinci örnekte de katıksız kötü olan adamla emme edimi empati kurmayı temsil ediyor. Onu böylece anlıyor Joe. Ve biraz da taltif etmek istediğini söylüyor. Acılarını biraz dengelemek. Trier'in yaptığı ise daha basit gibi: orada katıksız bir kötü (sapık çocuk tacizcisi) var deyip, onu parmakla göstererek kendini iyi kategorisine sokmaya yeltenecek herkese saldırı. Film-makale, ilk sevgiliyi, cinsel hazzı, cinsel fantezileri, her tür aşkı, evliliği, bağlılığı, çapkınlığı, arkadaşlığı (önce kız kıza arkadaşlığı sonra kadın-erkek dostluğunu), kibarlığı, erkeksiliği, kadınsılığı, entelektüelliği, hayvansılığı ve diğerlerini itibarsızlaştırmak üzere kurulmuş gibi. Bunların hepsi boşa çıkıyor peş peşe. Nihilizmin bu şekilde işlenişi peki neden okuru duygusal olarak yakalamıyor? Sanırım basit yanıt çünkü her tür duygunun geçersizliğini anlatmaya çalışan titiz ama boğucu bir makale ile karşı karşıya olmamızda.


Hikayenin kendisi hakkındaki belirsizlikler makale-filmin bence güçlü yanları. Joe'nun anlattığı hikaye (ana metin) gerçek hayattan mı alınmıştır yoksa bir kurgu mudur? Bilemiyoruz. Kurgu olduğu şüpheleri güçlü. Ama inanmanın keyfine çağrılıyoruz. İnan ki diğer ideallere, dinlere, sekse, özgürlüğe, ahlaka inanmıştın, bu hikayeye de inan. Aşka nasıl inandıysan ve aşk düşmanlığına nasıl inandıysan ve tekrar aşka nasıl inandıysan öyle inan. Yani aldatılmaz üzere ve aldatmak üzere inan. Aşk, Trier'in en kolay indirdiği hedef, o yüzden onunla fazla oyalanmıyor. Aşk dışındaki özgürlük ve iyilik/asalet tahayyüllerine nişan alıyor.  Joe'nun hikayesinin bizi aldattığı yerler abartılar, saptırmalar, sembolizmler, şişinmeler, yönlendirmeler ve yalanlar. (Bunları elbet bilemiyor ama seziyoruz ve sezmemiz 'bildiğimizi düşünmemiz' için yeterli.) Bizim Joe'nun (Seligman'la birleşip gelen) hikayesini aldatmalarımız ise inanmazken inanıyor gibi yapmalarımız, uyarılmazken uyarılıyor gibi yapmalarımız, ilgilenmezken ilgileniyor gibi yapmalarımız.

Seyrettiğimiz seks görüntüleri ve canlandırmalar Joe'nun anımsamaları mıdır, Seligman'ın kafasında canlandırmaları mı yoksa ikisinin bir karışımı mı? Seligman Joe'yu okulda hayal ederken metinsizce canlandırmaktadır kurguyu. Joe'nun verdiği bir metin elinde olmaksızın ve salt keywordle ('eğitim').

Seligman karakterinin güçlü bir karakter olmasına da izin vermiyor Trier. Bunun için filmi güçten düşürmek pahasına kolunu bacağını kesiyor karakterin. Önce onu aseksüel kılarak baştan beri takındığı sofistike düzeyi ve cinsel baştançıkarmalara karşı dirençli metinsel dünya algısını baltalıyor. 'Normal' cinsel hayatı olan bir karakter olsaydı Seligman hayli güçlü bir karakter olarak iz bırakacaktı. Sonunda sevişse de sevişmekle hiç ilgilenmese de, sonunda tecavüz/taciz etse de etmese de. Ama böyle yapmış olsaydı 'iyi kitap-insanı', 'iyi olarak entelektüel', ahlaken iyi ya da değil ama özenilesi olarak, grado sahibi adam olarak Seligman sivrilecek ve kendisiyle beraber okumanın, kitapların, kültürün de yüceliğini, ahlaken olmasa bile seviye olarak üstünlüğünü gösterecekti. Trier tüm bunları Seligman'ı aseksüelleştirerek bozdu ve onun dipnotlarını ve 'kadınsı sunum'larını (çatal çörek hikayesi) taktikler olmaktan çıkarıp gerçek zayıflıklar olarak okuttu. Yapamadığı için yapmıyordu. Sonda da gene yapamadığı için yapmadan ölecekti. Biliyordu çünkü yaşayamıyordu. Dinliyor ve anlıyordu çünkü konuşamıyor, söyleyemiyor ve edemiyordu. Dolayısıyla dinlemek, anlamak, okumak ve bilmek birer erdem değildi. Ancak sondaki geceyarısı yatağa gelip taciz sahnesi esas arkadaşlık/dostluk idealine hücum açısından işlevliydi. Dostluk yoktu, nasıl arzu da sahici bir şey olarak yoksa. İkisi de sahtelikler ve çöküşler olarak varlar. Kendi kendilerini yalanlamak ve hayatı parçalamak için. Seligman öldürülürken dostluk ideali de öldürülmüş oldu.

Anneyi çocuklarını hiçe sayan Uma Thurman/Mrs H. ile, babayı ölürken çirkinleşen ve bu çirkinliği ve yitimiyle azdıran/ıslatan Joe'nun babası karakteriyle, kocayı Mr. H ve trendeki asil yabancı ile, eş olarak kadını Joe'nun babasına son yolculuğunda eşlik etmeyen ve sürekli korkunç tanımlanan Joe'nun annesiyle ('anne' hakkındaki en derli toplu düşünceleri bu kadın için tüm filmde söylenenler toplandığında ulaşılabilir sanki), çırağı P ile ustayı sekreteri ile kaçan Jerome ile bozuma uğratmak peşinde görünüyor.

K/Jamie Bell'e yapılan ziyaretler de günümüzde giderek itibarı yükselmekte olan BDSM'yi bir alternatif olmaktan, bir güven, mutluluk, haz, oyun ve eğlence mekanı olmaktan çıkarıp bozuma uğratmak için tasarlanmış gibi. Çocuğun ihmal edilmesine, evde tek başına bırakılmasına, bir önceki filmde düştüğü ölümden bu kez dönmesine neden olan şey bu 'son iyi alternatif' olarak konuyor. Nasıl Anti-Christ'ta yaptıysa uygar-arzu gene çocuğu öldürmeye kalkıyor -BDSM'yi de bir olası iyi olarak çürütmenin aracı olarak bu bölüm kapıları kapatıyor.

Başka bir yerde ise ırkçılık karşıtlığını da siyah penise duyulan özlemi de peş peşe hamlelerle boşa düşürüyor.

Başka işler var, çok fazla Nemfomanyak'la zaman geçirmeyeyim, zaten filmi seyretmek saatlerce sürdü. Devam etsem daha bir sürü örnek çıkar.

Özetle, temelde Trier'in idealizm karşıtlığını seviyorum. İdealist karşıtlığını da. idealistin salgın hastalığı kurtaran değil esas yayn kişi olduğu vurgusunda dinlenmesi gereken birşeyler kesinlikle var. Belki en çok izlenmesi gereken filmi her zaman Epidemic. Trier belki abartıyor ve imkansızlaştırıyor, fazla nihilizme kaydırıyor, hiç çıkış önermek istemiyor ama çıkış olarak kendini sunan pek çok şeyi de tek tek topa tutmasının bir değeri var. Öte yandan, Nemfomanyak fazla kafaya kakma odaklı, fazla mesajlı bir sanat eseri.  Nasıl derler, çok düz bir akademik üslup. Bütün kendini iyi olarak sunanların aslında kötüye düşürülebileceğini böylesine tutkuyla anlatan biri ancak iyiye fazla inanmış biri olabilir gibi degeliyor. İyinin hayal kırıklığını fazla büyük yaşayan biri. Bu da, sanat için, elbette iyi. Sadece, Nemfomanyak, en iyi dışavurumu olmamış. Belki de bir tür altlık diye bakmak lazım. Geç dönem altlığı. Bunun üzerine belki de nihilizmi yıkan bir film gelmesi lazım. Ki onun işaretleri de var...