4 Şubat 2009 Çarşamba

Bulent'in iki yazisi

Bulent'in iki ilginc yazisini birden okudum biraz once.
biri su: Psikolojik Kurabiyeler
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1185991320&news_code=1232534904&day=21&month=01&year=2009
digeri de
Gokyuzunu Kazimak
http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1185991320&news_code=1231928904&year=2009&month=01&day=14

guzel birsey yakalamis. Ergenekon dalgasinin Susurluk-90lar-derin devlet vs ayagini biz zaten goruyor ve gosteriyorduk cunku "gozlerimiz karanliga alismisti, biz karanlikta herseyi oldugu gibi gorebiliyorduk".
evet sol buydu turkiyede. karanlikta herseyi oldugu gibi gorebilen bir konumdaydi. ve gorduklerini de soyluyordu. ama giderek sesi gurultuye getiriliyor, veya kisiliyordu.
simdi ergenekon cikti, o zamanlar soylenenler sonradan birden baska bir dille ve baglamda baska seylerle birlikte paketlenmis olarak geri geldi.
(hatta bugun bile ne bileyim Aygan'in Ozgur Gundem aciklamalari Taraf'ta yepyeni birsey gibi sunulunca birden yepyeni bir sey gibi oluyor gercekten. paket meselesi biraz da.)
90lar uzerine, ozellikle de 1000 operasyon yaptikcilar uzerinde duruyorum bir suredir -ama karanlikta goren paketimizden kopmaya pek niyetim yok.
orada baglam bizimdi.
simdi galiba gozumuze isik tutuyorlar -karanliga alismis gozlerimiz birden bu isik tutmalar altinda goremez oldu dogru duzgun.
bir karisiklik var.
secememe.
seraplar.
-
Bulent bir de tanimadigimiz kisilere kurabiye firlatmaktan bahsetmis.
beni yillar oncesine goturdu, bir sergi acilisinda, yerler eoturup tanimadigimiz da tam denemez de unlu ressamlara leblebi attigimiz o gunu...(galiba, yanlis hatirlamiyorsam, Adnan Coker'le ozellikle ugrasiyorduk)
genclik iste... hayat tuhaf...
fakat dusunuyorum da kurabiye leblebiden cok daha ciddi tabii. hele ki kurabiyeler mesela biraz sertse!
-
Bulent belli ki ergenekon dalgalanmalarini eski-soldan besleyip bugun-tekrar-sola cekmek istiyor. mesela kazilarda silahlara ulasilmasini metafora donusturup kultur sanat alaninda da siyaset alaninda da kazilara davet etmis bizi...

soyle bir sahne canlaniyor gozumde: karanlikta gorebilen gozleriyle kazilar yapan, silahlar, kitaplar, katiller, hakikatler, siirler, ofkeler bulan ve de belirledikleri hedeflere kurabiyeler atan kisiler!
(devrimciler demek gecti icimden ya neyse)

Davos davasi

Murat Belge "belli ki bu ulke yeryuzunde sozu gecen guclu bir lidere sahip olmak istiyor" demis ya, Davos'tan sonra. sadece sahip olmak istemiyor boyle liderlerin cogalmasini da istiyor, veya iki duygu karisiyor. suradan soyluyorum, ayni gun, yanlis hatirlamiyorsam tam o gunku gazetede, Putin ile Batinin bir catisma sahnesine dair bir haber de yeraldi. habere gore Putin, Dell sozcusu/patronu vs olan bir adami 'azarlamisti'. ya da onun gibi bir sey, 'haddini bildirmisti' vs.
haberin altindaki yorumlarda ciddi bir tebrik, ozenme, alkis yogunlugu vardi -Putin iyi ki varsindan, bizim niye Putinimiz yoka uzanan...(milliyetin sitesinden abhsediyorum)
zaten Putin'in sergiledigi performansin son yillarda Turkiyede kimileri icin tam bir hiza duygusu yarattigini daha once islemistim.
ama basbakanin davos dayilanmasina iki keyifli cevap yildirim turker ve gokhan ozgunden geldi galiba.
sonucta oz olarak soyledikleri sey yelpazenin farkli yerlerinde dursalar da ayni -zaten akla bizim burdan bakinca ilk gelen sey.
kimse Kurtleri hatirlamayacak mi?
soru bu elbette.
simdi biz de yutacak miyiz gosteriyi?
bir dakka bizim defterler daha acik, dur bak beraber okuyalim sen unuttuysan...
tavir da bu.
ama mesele usluba da bakiyor.
ve de bazi seyleri gozden kacirmamaya, bazi tuzaklara dusmemeye.
Turker de Ozgun de basbakanin monser lafina gore gardlarini almislar.
uslup oradan sekillenmis.
soyle bir sey hissettim, Turker sanki ailesiyle acikhavada bir konser falan dinlemeye gelmis, o sirada herifin teki patronaj cekiyor, ne bileyim minderlerini aliyor veya yerlerini gaspetmeye kalkiyor ya da baska birsey. simdi Turker de cok kibar modern gorunumlu falan ya, kavgadan anlamaz diye tahmin ediyor herif. Turker de bunun uzerine babalik ben o dili bilirim bakma tipime mesaji verecek birseyler soyluyor. adam hareketlerine dikkat etmesi mesaji alsin icin.
ote yandan Ozgun bir piknikte. oglu etrafta top oynuyor falan. Ozgun de cok efendi bir adam gorunumunde ama bir yandan da hani cimenlerin uzerinde rakisini yudumlarken top oynayan oglunu falan da seyreden bir yani var. o sirada herifin teki oglunu bir yerden kovuyor, kovarken de kufuru basiyor. Ozgun yerinden kalkiyor, hicbir sey demeden adama yaklasiyor ve direk bir kafa atiyor! ardindan da konusmaya basliyor...
iki uslup farkliligi boyle sahneler canlandirdi gozumde.
sonucta iki cevaptir iki pozisyondur ikisi de belirli bir boslugu doldurmuslar cok sukur.
buralardan hep devam etmek cogalmak durumundayiz.
usluplari kastetmiyorum, onlar kisisel tercihler.
ama bu elestirel pozisyonun bu tip durumlarda tak diye ortaya cikabilmesi guzel ve daha da cok olmali...

gosteriyi bozup numayislare alan acmak icin ihtiyac var bunlarin hepsine...

27 Ocak 2009 Salı

herşeyi ya geç okuyorum ya da geç seyrediyorum. Rusya gibiyim -hani bir duvar yazısı varmış ya Rusya'da: "Kıyamet koptu! Yirmi yıla kadar başımız belada!"
Babam ve Oğlum'u da yeni seyrettim.
ve tabii geç olarak anladım -meğer Sonbahar filmi Babam ve Oğlum filminin bir güncellenmesi ve radikalleştirilmesiymiş, bariz göndermeler de varmış. ilerde herhalde araştırmacılar bu filmleri karşılaştırırken dönemlerin siyasi farklılıklarına da epey dikkat kesilmek durumunda kalacaklardır, pek çok 'sanatsal' tercihle dönemler arasında da bağlantı var sanki.
meğer Babam ve Oğlum bir hat açmış ve o hat genişlemiş başka birşeye dönüşmüş...
belki de çoktan bir sürü yazı çıkmıştır bu konuda da benim haberim yoktur.
benzeri birşey şöyle başıma gelmişti: bir gün kütüphaneden Milos Forman filmi diye Ragtime (1981miş tarihi) filmini aldım. filmi seyrediyorum öylesine falan. sonra seyrettikçe, aa oldum, bu film basbayaa Michael Kohlhaas'ı hatırlatıyor. film devam ettikçe gözlerime inanamadım benzerlik karşısında. resmen güncelleme ve yeni denemeler ekleme vardı. sonra hemen kitabı ödünç aldım kütüphaneden biraz başlamıştım ki İstanbul'a döndüm, İstanbulda Türkçesini hemen okumaya giriştim, Caz Dönemi, E. L. Doctorow.
zaten ne zamandır Michael Kohlhaas ve parrhesia kavramı üzerine bir yazı yazma hazırlığım vardı. o yazıya mutlaka bu Doctorow kitabını da katacaktım ve yeni bir kelebek keşfetmiş gibi heyecanlıydım. bir sürü düşündükten falan sonra gene hayli geç olarak olayı bir googlelamaya databaseleri bir check etmeye kalkmamla durumu anlamam bir oldu. meğer Doctorow bu göndermeyi zaten göstere göstere yaptığı gibi bu konuda bir dolu da şey zaten yazılmışmış!
şimdi hiç canım o yüzden googlea bakmak istemiyor bu gece (en azından)...

Issız Adam

söylemiştim galiba, kuzen Pıda ile Cevahir'de Sonbahar filmine girmeye çalışırken Issız Adam'ın da son bölümüne denk gelmiştik. Sonbahar seansını çünkü Issız Adam seansının içine gömmüşlerdi -Issız Adamın Sonbaharı! ki Sonbahar'daki Yusuf gerçekten de yaman bir ıssızlık sahnesi ile çıkmaktaydı hayattan- yani bütün gün Issız Adam ama mesela 13.30 seansı Sonbahar. işte o 13.30 seansına biraz erken gidince ve kapıları açık bulup içeri kıvrılınca Issız Adam'ın son bölümünü de seyretmiştik.
şimdi filmin tamamını da seyrettim ve son bölümü derken final sahnesini başından itibaren seyrettiğimizi farkettim! yani Alper ile Ada'nın sinema girişinde karşılaştıkları andan itibaren. düşününce, sanki bir deney gibi. sanki biz yönetmenin arkadaşlarıyız, finaldeki sahnenin tek başına nasıl durduğunu merak etmiş bizden böyle bir şey rica etmiş biz de ayıpsın baba sen seyretmemizi istediğin bölümü oynat biz izleyelim ne demek demişiz ve deney başlamış gibi.
deneyin sonuçları mı?
final sahnesi tek başına izlendiğinde kahramanlara hikayeye yönelik pek bir değerlendirme yapılmıyor. bir sebeple yolları ayrılmış ama aslında birbirini sevmiş iki insanın dramatik karşılaşması ile biten acıklı bir aşk filmi duygusu ediniliyor. fena halde melodramatik bulup burun kıvırmak veya nasılsa karanlık bir salondayım deyip kendini melodramın etkisine bırakmak olası. fakat filmin bütününü izlemiş izleyiciye göre melodram etkisi ikiye katlanıyor çünkü sadece final sahnesini seyreden seyirci aşıkların ikisiyle de özdeşleşebilecek durumda. ikisinin de acısını hissediyor. (o kadar kısa sürede nasıl özdeşleşecek seyirci derseniz final sahnesi bize hemen hayali gecmisler baglayabilecegimiz bir yerden icine aliyor zaten derim.) yani sadece final sahnesini hisseden bir çifte acı yakalama şansına sahip. (filmin bütününü seyredenlerin bunda çok zorlanacaklarını söylemiş oluyorum böylece -ya da bunun hiç gerçekleşmeyeceğini.)
The Break Up (2006 Peyton Reed) diye tazece bir film var, orda da film ayrılmış çiftlerin yolda karşılaşması birbirine kibar sözler etmesi ve ters yönlere gidip arkadan birbirlerine bakmalarıyla bitiyor. ama neredeyse komedi havasında. hadi komedi değil de şu havada "ah, hayat böyle!" Halbuki Issız Adam'ın aynı sahneyi bambaşka bir adım hızıyla ve bambaşka bir ağırlıkla işleyen final sahnesi şunu diyor: "Ah! Hayat böyle..."
Kısa özetlersiniz aynı gibi gelebilir finaller ama ünlemin yeri fena halde farklı olunca herşey bambaşka bir şekil alıyor...
filmin tamamını izlemekse tabii dedikodusal okumalara kapı açmakta.
mesela özdeşleşme meselesi.
tarafların başına dışardan bir şey gelmediği için aşıkları dışarlıklı güçler ayırmadığından içerde taraf tutmak çok daha yüksek bir olasılık.
aslında filmin bütününü seyredenlere final sahnesinin kötü sürprizleri varmış Ada'yla ilgili. o sahneye kadar Ada'nın niyetlerine dair ipuçları daha örtük iken orada artık inkara izin vermeyecek şekilde öğreniyoruz ki Ada Alper'i 'kafeslemeye' çalışıyormuş, o olmayınca gidip başka bir 'enayi' bulmuş, hemen çocuk yapmış, giyimini kuşamını değiştirmiş, gençliği atmış üzerinden, iş kadını ve anne görünümüne bürünmüş. aslında meğerse gerçek seven o değilmiş oğlanmış. Ada bir de kocasıyla yatarken kocasını arzularına veya duygularına göre değil çıplak ve çıkarcı mantığıyla seçtiği için arzu nesnesi ihtiyacını da gene Alper ile karşılıyormuş. Alper'i hayal ediyormuş kollarında Hakan'ı tutarken.
aslında yalan söylemeye devam ediyor -Alper'in annesine aslında bu davranışını bir şekilde doğru bir zamanda Alper'e iletsin diye gitmiş. (Hatta final sahnesindeki içinden konuşmalarda iç seslerde birden çok yalan söylediği de düşünülebilir. ve bu kendine yalan söylemekten farklı -kendi resmi anlatısını kuruyor çünkü o iç sesle)
Galiba en kritik sahne bir sevişme sahnesindeki kırılma. orada Alper küçük bir deneme yapıyor. sevdiği gibi sevişme denemesi. bu tür şeyler böyle pat diye yapılır sonuçta önceden konuşma yapacak hali yok. kabul görürse ileri gidecek görmezse de o zaman konuşulabilir birşeye dönecek. o yüzden önce yapmak gerekiyor. Alper de yapıyor. ve ne oluyor -Ada tarafından acımasızca bastırılıyor, eziliyor. Başka bir sevme ve ilişki kurma biçimini tek doğru olduğundan emin olduğu biçimi Ada Alper'e dayatıyor. hem de sembolik bir davranışla elini yüzüne koyarak, bastırıyor Alper'deki arzuların şekillenişlerini kendisininkini yerine koyuyor. bu rahatlığı kendi arzu biçiminin daha konvansiyonel olmasından, uzlaşmaların süzgecinden geçmiş olmasından alıyor. sorgulanacak birşey var gibi gözükmüyor ona. veya acaba ifade edemediği neler vara götürmüyor. Önce doğru yola sokayım orada düzelir diyor ve bastırıyor. Alper'in böyle sevişmek çok güzeldi falan dediği yerler final sahnesinden de acıklı aslında, gerçekten seven ve değişmeye çalışan, sevdiğini mutlu etmeye çalışan birini görüyoruz o sarılma sahnesinde. filmin sonunda iyice ortaya çıkıyor(muş) ki Alper sevmişti ama samimiyetsiz bir kıza çattı. 30uma basmadan evlilik işini hallediyim mümkünse gelecek de garantilensinci bir kıza. Alper'in yemek yaparken veya plak koleksiyonuyla yaşadığı estetik deneyimlerin aşktaki karşılığının nasıl olacağını hiç merak etmedi Ada. yatakta Saray muhallebicisindeymişler gibi sevişmeye, hayatını Starbukcs gibi örgütlemeye zorlama hakkını buldu kendinde -çünkü adam onu sevmişti ve bu artık doğru yolu sevdiği anlamına çekilebilirdi pederce. bir dua bir dua daha. ve bir kutsama tamam. Alper'in çalışanlarıyla kurduğu insani ilişki seviyesinin bize defalarca gösterilmesi ondan -sadece mutfakta değil insan hayatına karşı da özenli olabiliyor bu adam dikkat edin ipucu. ayrıca ilişki kurduğu bütün fahişeler onu seviyordu -sadece düzenli ilişki kurmak isteyen ama bunun için gene fikrin kendisinin esas sahibi gibi ortaya çıkmanın yeterli olduğunu düşünen rockçı havalı kız sevmiyordu. Alper'in doğru kızı sahafta bulacağını varsayması da aynı özen arayışının bir uzantısıydı. onun plaklara özendiği gibi kitaplara özenen bir kız -işte bununla yaşanır, sevişilir, herşey en güzel yapılır... Ama anladık ki Ada'nın kitap tutkusu hiç de o kadar incelikli değil, ikinci el kitaba ilgisi de kitapların kendisinden çok eski sahiplerine odaklı. hani sahaftan içeriye değerli bir dergi girdiğinde birbirine öldürecekmiş gibi bakan iki eski dosttan biri değil. alakası yok.aşk acısını aşk acısı olarak yaşamaya da niyeti yok, hemen aşk meselesini bir hale yola koyup aşk acısı yaşama işini Alper'e bırakmış. ve Alper'in babasının yokluğunda annesiyle geliştirdiği çatışma ilişkisini de hiç hesaba katmıyor çıkarcı Ada.
öte yandan, tersine çevirirsek, Ada gerçekten talihsiz olan sevgili diye bir yorum hattı da açabiliriz. Alper herhangi bir şeyi paylaşmayı aslında bilmiyor, çok uzun yıllardır aynı fahişelerle takılması bu fahişelerin, temizlikçi kadının ve kendisinin ilişkisi içinde hiç sevgi birliktelik vs temalar yok. herşeyi kontrol etmek isteyen bir yırtık. üç yemek yaptı diye kendini birşey sanıyor, Amerikan Sapığı havalarına giriyor. sempatik görünümlü otoriter bir patron, kimse ondan birşey talep edemiyor o hep alıyor. ne vereceğine kendisi karar veriyor. sınırlarına kimseyi yaklaştırmıyor. yaklaşanı siliyor programdan. Ada'ya sonradan çok aşık gibi gözükmesi ise tam bir aldatmaca -gerçekte böyle uzaktan sevilecek bir figüre ihtiyacı vardı. onu yakınlaştırıp, kendine aşık edip sonra da haksızca kovdu ki bu dram onu hep kovalasın ve böylece aslında yaşamını domine etmesini istemediği ilişki arzuları içinde kabardıkça gerçek bir kadına kendini kaptırmasın ve bu yitik figüre vahlanarak durumu idare etsin. bütün bunlardan habersiz Ada ise bildiği güzel dünyaya adım atabileceğini sanıyordu Alper'in bütün özenli ilgi hamlelerinde. bunları sürekli kılmayı ve ideal bir hayata kavuşmayı düşlüyordu. içten içe korksa da. çünkü bu ilgi hamlelerinin yokluğunda ürkütücü bir kayıtsızlık ve tekinsizlik hissediliyordu. çok geçmeden tekinsizliğin esas oğlan olduğu ilgi hamlelerinin Ada'yı bir kaybedilmiş güzel sevgili figürüne dönüştürme operasyonunun kahredici dayanaklarından ibaret oldugu anlaşıldı. talihsiz Ada kendini toparlamaya, yeni bir hayat kurmaya çalışmıştı, ama gerçek aşkın gölgesi ruhunu kemirmeye devam ediyordu, Alper'in annesiyle sürdürdüğü ilişki bunun en derinden kanıtıydı. tam ayrılamamıştı bir türlü Alper'den. inanamıyordu başına gelenlere bir yanıyla. ve öyle bir figüre ihtiyacı olmamasına rağmen kalbinde taşıdığı için gerçek acıyı o çekiyordu, Alper gibi derinlikli acı çekme ihtiyacının karşılanması karşılığında bir iki gereksizliğe katlanmış da değildi. Ada fena avlanmıştı ve avcı sırıtıyordu. ağlamaklı sırıtışı tam da herşeyin istediği gibi hem kontrolünde olmaya devam ettiği hem de zararsız bir derinlik kazandığını anlatıyordu..

vs vs.

-görüldüğü gibi filmin final sahnesini kopuk olarak önce izleyenler her iki kahramanla da özdeşleşebiliyor!
anne hariç...
analar taş yesin özdeşleşmeden beş yesin!

26 Ocak 2009 Pazartesi

Cekici hapishane mi buyulu hapishane mi?

Orhan Kahyaoglu'nun Mahmud Dervis yazisini gordum Radikal Kitap'ta.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=918035&CategoryID=40&Date=26.01.2009

"Şair için hayatın kendisi hep çekici bir ‘hapishane’ olagelmiş."
diyor bir yerde.
bu benzetmenin kaynagi nedir?

Yalcin Kucuk Turkiye'ye ilk geldiginde, ilk geldigi derken Fransa'daki 2 yildan sonra hapse girecegini bile bile geri geldiginde sinirda boyle bir laf etmisti:

"Ulkem benim icin her zaman buyulu bir hapishanedir."

o zaman daha Yalcin Kucuk sevilebiliyordu.
hatta ben ozgun Turk devrimci sosyalist vs dusunuru ararken Kivilcimli 1 Kucuk de 2 galiba diye dolasiyordum insanlardan baska isim istiyordum tartmaya calisiyordum gencken.
Simdi hersey ne kadar da uzak, butun kitalarda, Yalcin Kucuk dahil...

ama bu deyiste sairane bir yan kesinlikle var. ben de Kanlar Ulkesinde Karnaval'da degmistim bu soze.
ulke yerine hayatin hapishane olmasi daha 'enternasyonalist' daha yasamsal bir kullanim elbet. ama 'buyulu' 'cekici'den daha iyiydi bence.
mesele cazibe cekim gucu sasirtici istenirlik degil sadece, buyulunun buyuyle donatilmis olmasi her an buyuler yapilabilecegi anlamina da gelir, ozneler coktur, hayat veya ulkem, buyulu bir hapishane olsa daha iyi cekici bir hapishane olacagina :)

bu arada ben eskiden surgun cezasina neden ceza dendigini anlamazdim. ne guzel iste fistik gibi ulkelere gitmisler, Turkiye'den daha iyi iste, dertleri neymis, neresi ceza bunun, keyifler keka, derdim.
simdi fikrim degisti.
hani azicik eli yaninca hemen fikri degisen cocuklar gibi.
gerci su anda siklikla gidip geliyorum ve bu senenin hatta buyukce bolumunu Turkiye'de geciricem Lefter beyi karsilayacagiz falan da, gecen sene araliksiz 6 ay Ingiltere'de kalmak bana yetti, yani anlamam icin yetti. surgun meger bir cezaymis. meger Istanbulun bir semtiymis vefa dedigi gibi diyorum. meger bir cezaymis. parmagimin ucu yandi ama anladim ne olabilecegini Moskova'da Nazim'in icinden gectiginin ve tum digerlerinin.
boyle bakinca Nazim da hep 'buyulu bir hapishane' olarak aniyor ve animsiyor sanki Turkiye'yi -Vera'nin kitabi falan da taze ya zihnimde...

bu arada Nazim'in mezari gelsincilerin son cikislarinin reddedilmesini, adam vasiyetinde devrim kosullarindan bahsediyor, siir o hem ne vasiyeti, ustelik koruyabilecek misiniz ellemeyin Moskovada krallar gibi mezari var bulasmayin bu ise seklinde karsilanmasini anlayabiliyorum. mantikli ve hakli bir itiraz. bu acidan bakinca dogru, gelmesin mezari. (koruyabilecek misiniz diye soran Aziz Nesin kendi mezarini nasil korudu ama -bilinmezlestirerek. Turkiyede korumanin tek formulu olarak bu sonuca varmisti belli ki.)
bir sey daha var fakat, o vasiyetteki utopik ulke degil sadece buyulu hapishane olan, ayni zamanda utopyanin kendisi de Nazim icin buyulu bir hapishaneydi. bunu Sovyetlerde anladi ancak. olmeden once.
ve olum -en buyusuzu gibi hapishanelerin
ve olum yaklastikca buyulu hapishanelerine baska bir gozle sariliyor sair, ikisine de...

oyunun Hitler'i kim?

gecen gun diyordum, karsi tarafin Hitler oldugunu daha iyi kanitlayan kazanir.
munazara yarismasi gibi. ama siyasi soylemler savasi daha kanli.
Sineklerin Tanrisi'nda munazara sahnesi var miydi acaba?
Robert Fisk Israil denilen devlet de az degil hani birazcik dedigi icin hemen binbir turlu saldiriya ugramis maillerle falan. onlardan ornekler veiryordu gecen gun (http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/fisk/robert-fisk-plots-sense-and-nonsense-the-view-from-the-post-bag-1514542.html)

oradaki ornekler aslinda Turkiye acisindan da cok sey soyluyor.
simdi okuyucu maillerinden biri demis ki, kardesim tutturdunuz bir siviller oluyor siviller oluyor nakarati. Ikinci Dunya savasi'nda daha cok Britanyali sivil mi oldu Alman sivil mi oldu? cok daha fazla Alman sivil oldu di mi? eh peki bu Alman sivilleri olduren Britanyali generaller savas suclulari miydi? yargiliycak misiniz onlari? sacmalamayin kardesim" demis.

goruldugu gibi kim Nazi, mesele bu.
Fisk tersini ispatlamaya calisan bir foto-eslestirme calismasindan da bahsediyor, Turk emaillerinde de dolasiyor bu bolca sanirim. orada da Israillilerin esas Naziler oldugunu duyuyoruz-gorsellerin sesinden.
Holocaustcu esas onlar -kurbanliklari gecmiste kaldi.
bu resmi agizlardan bile dile getiriliyor orta doguda, diger yerlerde olmasa da. -hele gunahi bol yerlerde...

Fisk'e gelen ve daha hakeratimiz bir baska emailde Hamas uyeleri dogrudan 'Hamas Neo-Nazileri' olarak aniliyor.

mesela soyle bir cumle kuruldugunu dusunelim 'Ergenekon neo-Nazilerini savcilardan saklamaya koca burnunun golgesi yeter mi ey bilmemkim pasa!" (Fisk'e cunku boyle bir burun lafi edilmis de, Hamas neo-Nazilerini koca burnunun arkasinda mi sakliyorsun falan.

Burun deyince en buyuk ve golgeli burun bizimdir bir kere -Kizil Sultan!

benim konum. Burun diye bir kitap bile aldim Karakoyden bir tezgahtan...gercekten burundan bahsediyor, cok eglenceli bir sey.

ama ben uzun burunlu olmayi arastiriyorum kendimce. comak sokmak derler ya, oyle, burnunu sokmak, ama comak gibi, koklamak icin degil...

karsi tarafin cumlesi: "F-tipi Nazi operasyonlari ile saglamlasan yeni polis devletinin tarihi yazildiginda gunun aydinlari fena utanacaklar!"

F-tipi kavrami da nasil bir kuyudan cikti oburune girdi, ne garip.
esas F-tipine karsi savasim o kadar zayifladi ve bu konu oylesine kapandi ki bosta kalan bir siyasi gosterge cagrisimlara acik bir sure durdurktan sonra sonunda yeni bir anlam alani edindi: F-tipi polis devletinin kurulmasi F-tipi kadrolasma olarak. Halbuki bir yandan da Sonbahar gibi filmler yeni yeni yapilmaya baslanmakta -ama siyasetin sabri pek yok...

kendi kontrgerillalarini olusturuyorlar, polis devleti kuruyorlar, ben her darbede gozaltina alinirim vs vs

aslinda hepimiz haril haril aradan nasil cikarizi dusunuyoruz. ucuncu yol var mi? varsa temeli ne olacak? emek mucadelesine mi geri donmeli? taraflardan birine daha mi yakin durmali? hangisine ve ne kadar? karmasik ve surprizlerle dolu olaylara bekle gor mu demeli ongorulerde bulunup erken tutum degisiklikleri mi hayal etmeli?
Ozne sol degilken herhangi bir operasyondan sol sonuc cikar mi? Ki ozne sol iken bile operasyonlardan sol sonucun zor ciktigi tarihte yazarken... hele bir de ozne sol degilken niyet coklu iken...

cifte ihanet derken kastyettigim sey gene de kendi askina sahip di mi? peki bu ask ne? hangi ask etrafinda dansedecegiz ki vakumlanmadan dansi bitirebilelim?

Nietzsche baslatti bu dans isini, ona geri donecegiz belki de...

ebru mu mozaik mi

Rahmi ile birlikte Varlik'a ve Okuz'e seri yazilar yazdigimiz donemde, 2000-2002 gibi iste, bu 'mozaik degil ebru' bulusu bizi cok heyecanlandirmisti. mozaik degil mermer ulan mermer gunleriydi onlar cunku...
sonra bir gun Rahmi'nin yuzunde eksi bir ifadeyle geldigini hatirliyorum, Elif Safak bizim ebru metaforunu kullanmis gordun mu dedi. gormemistim, anlatti. Okuz'deki yazidan falan gormus herhalde dedi. cunku mozaik-ebru sicramasi boylesine herkesin ilk aklina gelecek bir benzetme gibi gorunmemisti bize.
Elif Safak nasil aciklamisti hatirlamiyorum. ama biz soyle dusunmustuk: mozaikte parcalar yan yana duruyorlar, farkli farkli renklerde farkli farkli parcalar. eyvallah. ama sadece yanyana duruyorlar, birbirlerine karismiyorlar. bu yanyanalik icice gecmeyi icermiyor ve ortaya yeni bir sey cikmasi anlamina gelmiyor demistik.
simdi de Mario Levi ile yapilmis bir soylesiyi okuyorum Radikal Kitap'ta (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=917154&CategoryID=40&Date=26.01.2009), orada da Levi 'ye soru soyle yoneltiliyor:
"Türkiye’deki farklılıklara da değiniyorsunuz. Yahudi olanlar, Rum olanlar... Ve her birinin ilişkileri... Türkiye için kullanılan bir tanımlama vardır, mozaik. Siz ebru diyorsunuz. Neden mozaik değil de ebru?"

Levi'nin cevabi da soyle:
"Bu çok önemli. Biliyorsunuz mozaik taşlardan oluşmuştur, ama bir taş tek başına bir anlam ifade etmez. Ama renk başkadır. Ebruda her renk tek başına bir anlam ifade eder, ama başka renklerle birlikte olduğunda daha çok anlam kazanır. Ebrunun özelliği budur. Renkler birbirinden ayrılamaz. Her renk gerekirse kendinden bir renk verir ötekine. Öteki renkle var olabilir ancak. Benim özlediğim Türkiye böyle bir Türkiye. Bu nedenle hep ebrunun peşindeyim."

hersey zamanla nasil da degisiyor. bir kere butun bu mozaik-ebru hattinin mermer hattiyla mucadelesi kenarda kalmis gorunuyor. ikincisi mozaikin zaafi taslarin tek baslarina bir anlam ifade etmemesi olarak konmus -halbuki bir renk tek basina anlam ifade edermis. bu durumda mozaik bireylerin(ve kimliklerin) tek tek tasidiklari degeri eksik yansittigi icin kusurlu. hemen ardindan da renklerin birbirinden ayrilamazligini anmis Levi ki ebru metaforunun esas 'yaygin' kullanilma sebebi de bu yaniydi sanirim isin.
ebru metaforu bir de bir yerellik tadi veriyor ve yerellikle birlikte ozgunluk. hani sanki sadece burada gorulen bir toplumsal ic ice gecme tipini gene buranin bir sanat anlayisi ne de guzel yansitiyor gibisinden...

mesela bu toplumsal birliktelik atmosferi yara aldiginda, diyelim Israil-Gazze etkisiyle Turk Yahudisi olmak Turkiye'de sorunlu bir hal alinca Leyla Navaro hizla yogun dolasima giren bir yazi yazdi(http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=918064&Date=26.01.2009&CategoryID=99), orada diyor ki:
"O kadar sözü edilen, gururla taşınan ‘kültür mozaik’i sadece bir turistik slogan, bir yanılgı, yanılsamaymış... Esas arzu edilen, amaçlanan ‘mozaik’i tek renge indirgemekmiş..."

aslinda boylece Navaro mermer gunlerinin geri dondugunu soyluyor -en azindan belirli bir eksende.
tek renk mermer rengidir.
kultur mozaiki turistik bir slogansa eger ebru daha da turistik bir slogan olabilir aslinda. halbuki amac o turistik resim doldurma kaygisindan alip yasamsal bir yere tasimak, yasam katmak, ic ice gecmislik birlikte baska bir sey olma ve olan seyin guzel bir ebru olmasi uzerinden dusunmekti.
Arat da demiyor muydu, eksik olduk daha kotu oldu ama diye.
evet ebru metaforu eksik olmadiklari olcude guzel olduk ebru olduk diyordu.
ama bugun o da turistik bir isik altinda kalmis, biraz solmus gibi. o ilk heyecanindan eser yok.
"Turkiye bir mermer degildir, bir mozaik de degildir, yuzyillardir bu cografyaya hakim olmus benzersiz bir ebrudur!" diye bir kursuden bagirsa bir lider...ve kurbanlar kesilse, kurban kaninin kirmizisi ile vatan topraginin icice gecisini ovse ayni lider...
amma agir olurdu... fakat belki de hakettik...
mermer-mozaik cekismesini yasayan birseyle karsilamaliydik. yasayan ve soluk alan ve kararlar alan ve uygulayan...turistik olamayacak birseyle. turistik olanin avucundan kayiverecek bir seyle...
tabii mevcut Turkiye boyle bir sey olmadigindan mevcuda bakmanin fazla bir esin vermeyecegi asikar :)
olmasini istedigini soylemek sozu daha temassiz kilmiyor.
temas gene yuksek seviyede.
mesele de hayati.
olmasini istemek de bir dilek bir temenni degil, dilek dileyenlerin lehine bir formul daha degil.
oldurmaya calismaya adayim demeye geliyor...
ya da oyle oldugunda dinamizmine geri kavusuyor, turistigin elinden kayiyor ve seruvenine basliyor...