4 Mart 2011 Cuma

TECAVÜZE UĞRAMAK İSTEMİYORSAN ARABAM.COM'A GEL

OTOMOBİL UÇAR GİDER

milliyet.com.tr'de cok agir bir tecavüz haberi okuyoruz. belediye otobüsüyle duraktan alıp kaçırma, iki kişinin şiddetli tecavüzü, feci bir olay...
haber şurada:
http://gundem.milliyet.com.tr/iett-otobusunde-tecavuz-dehseti-/gundem/gundemdetay/04.03.2011/1359869/default.htm

ama dünya daha da feci.
haberin hemen altinda, tam bir satır altında, haber biter bitmez, şoktaki okuyucuyu yakalamaya çalışan bir ilan var (muhtemelen öncelikle kadın okuyucuları):


tıkladıgınızda kendinizi arabam.com istesinde buluyorsunuz...

otomobil sektörü tecavüz haberlerinden de böyle nemalanmaya çalışıyor demek. gazetelerin de işbirliğiyle tabii...



25 Ocak 2011 Salı

Granta 111


Granta'nın 111. sayısını okuyorum dünden beri. fena gerçekçi öykülerle çizmişler çerçeveyi. Aslında Leila Aboulela'nın Sudan (Hartum-Londra) öyküsü naif bir başlangıç bile sayılabilir. Ama o gerçekçilik üslubuna aralıyor insanı. Janine di Giovanni'nin Saraybosna hesabı sade sertlikte. Nicholas Christopher'ın şiirini beğeneceğimi hiç sanmamıştım okurken, ama biterken anlattı neyi iyi yaptığını. Chimamanda Ngozi Adichie'nin Lagos(Nijerya) öyküsü de sadelik içinde. Claire Vaye Watkins'in bir trafik kazasında bulunan arabadaki adrese mektuplardan oluşan öyküsü de eski yıllara götürdü beni. (Ki bu sayının üst başlığı da Going Back/Geçmişe Dönmek) Ama başlığa dikkat etmeden bile okunsa eski yıllara götürüyor...

en iyisi bir öykü daha okuyup uyumak...

Tango


Sıcak Nal'ın 6. sayısının Takip köşesinde yayınlanan Islak Yoldan Kurtuluş yazısını toparlarken madem cinsellik üzerine filmlere baktım da neden daha geriye gitmedim ki? neden yakın dönemde izlediklerimden ibaret bir okumaya yaptım? Linda Williams'ın Screening Sex'ini karıştırırken düşündüm bunu. Keşke Paris'te Son Tango üzerinde de dursaydım. Williams, Bertolucci'nin bir ilişkinin bir adamın bir kadının parametrelerini hikayesini bizzat doğrudan seks sahneleriyle anlattığından bahsediyordu. film baştan başa seks üzerine gibi algılanmıştı. eğer yazabilmiş olsaydım, Lady Chatterley'in hala ayrıksı bir yerde durduğunu söylemek isterdim: çünkü Bertolucci'de sorunlar cinselliğe yansıtılmakta, sorunlar cinsellikle çözülmek istenmekte, kısmen (geçici) başarılar elde edilmekte, sorunların gevşediği momentten itibaren de cinselliğe ihtiyaç kalmamakta ve cinsellik havası kaçan balon misali sağa sola çarparak sönümlenmekte. yani gene bir cinsellikle kurtuluş alıştırması var, tabii benim yazıda andığım diğer filmlerden çok daha derin bir yapı, ve de doğrudan belirsiz bir kurtuluş metaforu, orgazmik bir altın çağ metaforu yerine çok daha alçakgönüllü ama karmaşık bir yerli yerine oturtma şeması var.
sonra Deep Throat üzerine de uzun bir bölüm vardı Williams'ın kitabında. (Her iki film de 1972 tarihliydi yanlış hatırlamıyorsam). Deep Throat ve Son Tango üzerine o günlerin dergilerinde çıkan heyecanlı, kucaklayıcı yazıları, o övgü yazılarında kullanılan dili çözümlemesini okumak hayli keyifli Williams'ın. Deep Throat'a açılan müstehcenlik davasıyla ilgili tartışmalar da ayrıca ilginç geldi. özellikle çağrılan Freudyen bilirkişinin klitoral orgazma karşı olmak üzerinden filme yaklaşımı... Filmin Amerikan toplumunda cinsellik ufkunu tek başına değiştirmekte oynadığı öncü rolü de tartışıyordu Williams.
Deep Throat mesela Chatterley gibi cinsellik sayesinde kurtuluşu değil cinselliğin bizzat kurtuluşunu ana dert edinen bir hikayeye sahip. cinsel hayatın kendisi meşru bir dert, başka dertlerin çözümü için araç değil.
Duyular İmparatorluğu'na ise koca bir chapter ayırmış Williams. Duyular İmparatorluğu'na değinmemiş oluşuma da hayıflandım. Duyular İmparatorluğu gibi bir klasik üzerine de düşünülmeliydi öyle bir çerçevede.
neyse, ne yapalım. oldu artık bir kere.

Tango demişken, tango günümüzde bir app! telefondan telefona iphone ve android yüklü telefonların internet üzerinden konuşmasını sağlıyor. tabii Tango için iki kişi lazım esprisini programı yükledikten sonra, biraz geç olarak idrak ettim -ancak karşı tarafta da yüklüyse çalışıyor!
neyse, hemen silmedim. belki bir faydasını görürüz...

27 Aralık 2010 Pazartesi

kanehara'dan çektiklerim


Hitomi Kanehara'nın Snakes & Earrings romanını birinden ödünç alıp birkaç yıl önce okumuş ve çok sevmiştim. bir hayat bir ritm vardı, bir japonya ritmi, gençlik ritmi, piercing ritmi. ne derseniz... Türkçeye de çevrilsin istedim hatta kitap...
neyse, yıllar sonra, kitapçıda gezerken, Snakes and Earrings'i gördüm, kitap bende yok ama çok tatlı oldugunu biliyorum, alip kutuphaneme koysam mı diye dusundum, sonra hadi okumadigimiz birşeyini alalım madem di mi ya diye bir saçmalık yaptım, ve Autofiction adlı romanını aldım (Vintage, çev. David James Karashima, 2007).
berbat bir şey çıktı. bu ne farktır... bir janrın kötü taklidi gibi bir kitap bu Autofiction.
simdi bakiyorum birkaç kitabi daha varmiş. almaya kalkışır mıyım hiç bilemiyorum bu kötü tecrübeden sonra...


20 Aralık 2010 Pazartesi

Exeter'da bir akşam



Exeter'daki "radikal fikirler" workshop'undan sonra donuse gecmistim, tren istasyonuna dogru... bir pub'ın önünden geçiyordum, kapıya astıkları ilana gözüm takıldı. tam bana sesleniyorlardı, tamam burdan geçip gidiyorsun da bir sürü güzel şeyimiz var içerde, bir girsene, ne duraksıyorsun, gibisinden bir metin. hak verdim. bir pint içtim orda, biraz Independent okudum, sonra çıktım, istasyona dogru yola devam ettim, hava iyice kararmisti, cok etkileyici geldi bir goruntu, fotografini cekeyim sunun dedim, ama bir isteksizlik de hissederek, cunku nefis bir goruntunun onunden de geçsem çektiğim fotograf kesinlikle nefis falan olmadığı gibi güzel bile olmuyor. işte çektiğim fotoğraflar yanda. yani ortada...
bir keresinde Atlas dergisi için Murat nehrini takip etmiştik, Ağrı, Muş... karlar altında. bir ara, birlikte yolculuk ettiğimiz fotoğrafçı arkadaş, makinesini ayarlamış, görüntüyü kontrol etmiş, beni çağırdı, gel bir bak diye, geldim bi baktım, sonra fotoğrafını çekmek üzere olduğu manzaraya dondum. ı ıh... kesinlikle burası senin fotoğrafindaki kadar güzel değil dedim! beş para etmez bir manzara, bu şekilde fotoğrafı çekilene kadar tabii...


18 Aralık 2010 Cumartesi


eric satie linkine rastladim bir arkadaşın adresinde: http://www.facebook.com/video/video.php?v=1500685434263&oid=322301451425&comments

bu istanbul şarkısı için seçilen görseller ne ilginç.

Gürdal Duyar'ın Güzel İstanbul heykelini hatırlatıyor.
ne heykeldi ama!
veya ne heykel ama, ne isim, ne dogrudan ama kiç değil hiç.
enteresan.

Lady Chatterley's Lover'ın baslarinda, İrlandali bir oyun yazari, yalnizligi sozkonusu edildiginde, yok artik ben ne İngilizlerle evlenebilirim ne de Irlandalilarla, diyor, Amerikalı denemesi oneriliyor, reddediyor, sonra fantezi, bir Turkle evlenmekte dugumleniyor. "find me a Turk or something -something nearer to the Oriental" (bana bir Türk falan bulun -Doğuluya daha yakın birşeyler" gibi)

bana bir Güzel İstanbul bulun--bir Güzel İstanbul ile evlenmek istiyorum, da diyebilirdi.


Leopar


Leopar'ı seyrettim sonunda. Kütüphanede cuma akşamı bir film alsam mı diyordum, haftasonu seyrederim zamana yayarak diye. karşıma çıktı birden. aldım hemen.
ne kazar uzun filmmiş. gerçekten böle böle seyrettim. biraz seyret, birak baska seyler yap, gazete oku kitap oku geri dön biraz daha seyret, makale oku, geri don biraz seyret, ekrani kucult gmaile bak haber sitelerine bak, haydi tekrar dön seyret....
ama balo sahnesinin baslangicindan itibaren, yani son turu, bir maratonu stadyumda bekler gibi, kesintisiz seyrettim.
Lampedusa hakkında şurda burda okuduklarim, üzerinde durabilecegimi dusunduruyor.
ama itiraf etmek gerekirse henuz Leopar'i okumus degilim. acaba neden atladim? okuyayim diye bile dusunmemistim onceden, birakiniz okumayi.
once klasik filmi seyretmis oldum. ama sonucta film de Visconti filmi.
tarihin şimdi degilse de yarın yaratilabilecegi fikrinin altini cizmeyi dusundum, o diyalogun. ama bunun icin kitabi okumak lazim.
acaba turkiyeye donunce turkcesini mi alip okusam burada ingilizcesini mi alsam? ilginc bir sekilde, turkcesi daha ucuz. acaba cevirisi de daha iyi midir?
Claudia Cardinale ne kadar güzelmiş! bilmiyormuşum veya unutmuşum. ve ne tuhaf bir oyunculuğu var. bir yabansılık. mesela Angelina Jolie'ninkinden cok farkli bir disilik. bazı hareketlerini anneme de benzettim. yoksa onlar bir donemin hareketleri miydi?
bu arada film neredeyse 3 saat. tam maraton gibi...
178 dakika.